bozadam_kapak

Serap Çakır

Gün ne kadar aydınlıksa, gece de bir o kadar karanlık. Korku ve merak nasıl da peş peşe ilerliyor. Hangisi öne geçerse bizim kazancımız o. Meraklı, sorgulayan ve pes etmeyen insanlara Bozadam’ı yazmış Ömer İzgeç.

Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu isimli kitabıyla 4 yıl evvel tanıştım. Ömer İzgeç’in ilk verimiydi ve özellikle ayna metaforuyla hikâye beni kendine çekmeyi başarmıştı. Anlaması zor, dikkatle okunması gereken ve bir maceradan öte okuyucuya neler sunduğunu iyi anlamak gereken bir romandı. Ejderha deseninde işlenmiş bir madalyonun peşine düşen ve üç ayrı zaman diliminde üç ayrı kahramanla anlatılan son derece iyi işlenmiş bir hikâyeydi. Kitabın ismini ise ayrı sevmiştim.
Kişisel olarak yüzleşme yaşayan bireylerden, artık gerçekliğini kaybetmiş, gerçeği yontmuş ve başka bir gerçeğe dönüştürmüş bir topluma vardırıyordu bizi yazarın ilk verimi. Toplumun çiğliği ve gerçeği kaybedişi kadar bütünsel yozlaşmışlık ve riyakârlık da okuyucuyu rahatsız ediyor ve kalp gözüne dokunuyordu. Bozadam’da ise öncelikle toplumsal bir çerçeve sunuyor Ömer İzgeç okuyucuya. Bir çocuğun saf kalbinden ve gönül gözünden gördükleri aktarılırken, iyi ile kötünün toplum içinde var olan gerçeğinin altı çiziliyor.

Büşra Akova ve Ömer İzgeç aralarında gerçekleştirdikleri edebiyat sohbetlerini bianet için derliyor. Hemsohbet adını verdikleri ilk sohbet Barış Bıçakçı’nın kitapları etrafında dönüyor.Hemsohbet Osmanlıca – Farsça kökenli bir kelime, sohbet eden, arkadaş anlamına geliyor.

Konu Bir Dersim Hikayesi seçkisindeki öyküsünden başlıyor, üslubu üzerinden devamla “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, “Sinek Isırıklarının Müellifi”, “Aramızdaki En Kısa Mesafe” gibi eserlerine ulaşıyor. Bu arada François Truffaut, Michael Ende Ursula K. Le Guin ve J. D. Salinger’i de anıyorlar.

Ömer İzgeç: Murathan Mungan’ın Bir Dersim Hikâyesi seçkisinde Barış Bıçakçı, konuyu bir çocuğun bilinçaltındaki tezahürü şeklinde işler. Başkarakter, yeni bir futbol topu almak istemektedir. Teyzesinden ve annesinden bunun için istediği parayı alamayan çocuk mutfaktan bir ekmek bıçağı kapar ve küçük kuzenlerinin oynadığı odaya gidip, ardından kapıyı kilitler. “Para verin bana!” diye bağırır dışarıya ve eğer istediğini vermezlerse, çocukları keseceğini söyler. Dışarıdakiler kapıyı zorlayınca “Para istiyorum,”diye ekler, “vermezseniz çocuklarınızı keserim, size 38’i yaşatırım.” Dışarıdakiler kapıyı açması için yalvarır. Çıkması için, ama nereden?

Bu öykü, yaşananların acısına ek olarak edebiyatın gücünü de iliklerimize kadar hissettirerek seçkideki birçok metinden ayrılıyor. Barış Bıçakçı’nın yazar olarak kendini gereğinden fazla önemseme tuzağına düşmeden, önemli şeyler hakkında kelâm ederken dingin, rafine bir üslubu koruyarak yazdığını düşünüyorum. Kavramların etrafında, onlara dokunarak kirletmeden, sömürmeden ve sakince dolanırken mizahı da katıştırmayı ihmal etmiyor. Oldukça da iyi yapıyor bunu bence.

FullSizeRenderZeynep Uzunbay ikinci romanı Yokuş Aşağı Portakallar’da bir kasabada kesişen hayatları, eşine az rastlanacak bir duyarlılık ve kavrayışla anlatıyor. Metinde, yazarın gergef gibi işlenmiş tartımlı diline farklı anlatım tarzları eşlik ediyor.

Kasaba ve Kadın

Çeşitli karakterlerin dönüşümlü konuştuğu anlatıda, kişilerin hikâyelerinin arka plânında kasaba yaşantısının gerçekleri kuruluyor: çıplak ayakla kilometrelerce yol yürüyerek okula giden öğrenciler; hayatlarını karınları burnunda devamlı gebe geçiren, süpüren, yıkayan, pişiren, yediren, toplayan ancak bilmeleri, konuşmaları yasak, ağlamaları serbest kadınlar; kirleten sonra da dönüp siz kirsiniz diyen, gücünü yalnızca erkek olmasından alan, yok sayan erkekler.

Yazarın cesedinin yanında tuğla var. Sus tuğlası. Nasıl ki kaldırım taşının hakikatini ona başını koyan evsizler bilir, sus […]

Bozadam (İthaki Yayınları, 1. Baskı Eylül 2014) Basın Bülteni: Ömer İzgeç belirsiz bir zamanda ve mekânda geçen bir hikâye […]

Anam, “Biz,” derdi, “kâinatın ufak bir misâliyiz. Bir zerre. Ama zerredir, yok sayamazsın.” Yıldızlara baktım. Anamı yıldızların birine […]