Üç Aynalı Kırk Ejder*

Necati Eker

Orhan Pamuk’un “Kara Kitap” ı bir epigrafla başlar: “Epigraf kullanmayın çünkü yazının içindeki esrarı öldürür.” Adli, hemen altında başka bir epigraf cevap verir: “Böyle ölecekse, öldür o zaman sen de esrarı, esrar satan yalancı peygamberi öldür!” Bahti ve roman boyunca diğer bölümlerin başında da epigraflar bulunur ve yazının esrarı hiç ölmez. Tıpkı “Kara Kitap” gibi “Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu” da her bölümün başında olmasa da bazı bölümlerin başında epigraflar kullanıyor ve üstelik bu epigrafları başka kitaplardan değil yine kendi içinden alıyor. Bunun esrarı öldürmediğini bilakis heyecanı tetiklediğini söyleyebiliriz. Ayrıca Ömer İzgeç’in cümlelerinde, Orhan Pamuk cümlelerine benzer, ne anlatsa okunur cinsinden bir sihir var. Bunun üstüne sağlam bir kurgu da eklenince tadından yenmiyor.

2012 yılında basılmış bir ilk roman olsa da özgeçmiş kısmında romanın aslında 2003 yılında tamamlanmış olduğunu görüyoruz. Yani roman, okuruyla çok geç buluşmuş, çok genç bir kalemin (yazar 1980 doğumlu) elinden çıkıp geçtiğimiz seneye kadar demlenmiş.

Hikâye üç farklı zamanda birbirine paralel aktarılıyor. Üç zaman; biri cellat, biri ressam, biri dedektif üç insan. Her bölüm başında hangi zamanda olduğumuzu; “önce” “şimdi” ve “sonra” ön başlıklarından anlayabildiğimiz gibi zaten bir süre sonra bu başlıklara ihtiyacımız da kalmıyor. Kitabı okurken, sadece “önce” leri ya da sadece ”sonra” ları okumak gibi farklı okumaların da yapılabileceğini düşündüm; ancak en güzeli başından sonuna okuyup bağlantıları kurup bölümler arası göndermelerin keyfini çıkarmak. Kitabın ismi de bu üç zamanda geçen hikâyeyi birleştir özellikte.

Geçmişten günümüze, hatta geleceğe kadar gelmiş, kaynağını uzak doğudan alıp kendi kültürüne uyarlayan, çok duyulmayı sevmeyip, sessiz ve emin adımlarla ilerleyen bir tarikatın; korkuturken huzur veren, sürükleyici öyküsü: Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu, (yazıldığı yaşa rağmen demek istemiyorum.) ustaca kurgulanmış, sürpriz ve şaşırtmacalarla dolu bir ilk roman.

Kitaptan yapacağım aşağıdaki alıntı, bundan on sene önce hiç bilmeden; bir parkı, parkın ağaçlarını ve onu korumaya çalışan bir avuç insanı selamlar nitelikte sanki:

“Dış dünyadan soyutlanmış bir zenginler kenti olarak tasarlanan Sargin Kenti, büyük buhranın ilk yıllarında –oluşturulan olağanüstü istihbarat ve güvenlik ağına rağmen- ülkenin dört bir yanından gelen çapulcuların talanına karşı koyamamıştı. Kent ancak bir süre sonra, kanlı müdahalelerin sonucunda çapulculardan temizlenebilmişti. Yıllar boyunca, dört bir yanı tepelerle çevrili kentte yaşayanlar, bu tepelerde gün be gün büyüyen öfkeden ve tepenin ardındaki karmaşadan uzakta varsıl yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Tüm bu yıllar boyunca tepenin farklı yerlerinde yalnızca birkaç haneden oluşan ufak köyler şekillenmiş, çapulcular aşklarında öfkelerini ve intikam arzularını da sıvılaştırıp kin dolu nesilleri döllemişlerdi…..”

Ve sonlara doğru diyor ki:

“Zihnimin, kitapların en sonlarındaki sayfalar gibi boş olmasını isterdim.”

Kitabı bitirdikten sonra, en sonlarında aranıyorum o boş sayfaları belki zihnim boşalır diye, bulamıyorum. En son yaprağına kadar dolu; ancak en son yaprakta bir sürpriz beni bekliyor: yine bu sene okuduğum başka güzel bir roman olan Mürselin Kurt’un “Akvaryumda Bir Ölü Balık” ın arka kapak yazısı…

* aLTERNATIF