Ejderha Kolyenin Gizemi*

Asuman Kafağolu-Büke

İyi bir roman okumaya başladığınızda daha önce gitmediğiniz bir dünyaya adım atmış gibi olursunuz. Sözcükler, etrafınızda bir dünya örmeye başlar. Nasıl bir mekân, ne zaman, hangi karakterler derken, her okurun kendi başına keşfettiği bir dünya ortaya çıkar. Yazının sonunu beklemeden söyleyeceğim, bu hafta nefis bir roman okudum. Daha önce adını duymadığım yeni bir yazarın, ilk romanı. Romanın adı da dikkat çekici: ‘Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu’.


Roman, aralarında yüzlerce yıl girmiş üç farklı zaman diliminde geçen bağlantılı olaylardan oluşuyor. Bu zaman dilimleri, Önce, Şimdi ve Sonra başlıkları altında toplanıyor. “Önce” bölümleri, “Padişahlığın tüm kudretiyle hüküm sürdüğü” devirde başlıyor. Kesin tarihler verilmese de, Osmanlı’nın en geniş topraklara sahip olduğu III. Murad dönemi olabilecek yıllar anlatılıyor. Olaylar, Aksak Ahmet adında bir hırsızın bir ejderhaya sevdalanmasıyla başlıyor. Ejderha, değerli bir kolye. Ahmet taşlarla süslü ejderha kolyesini bir adamın boynunda görüp çalmaya niyetleniyor fakat daha o kolyeyi eline geçiremeden, kolyenin sahibi işlediği bir suçtan idam ediliyor. Böylece kolye Yusuf adlı bir celladın oluyor. Aksak Ahmet bu sefer kolyeyi celladın evinden çalmaya kalkışıyor. Bu kolye diğer hiç bir takıya benzemiyor. Hırsızla konuşuyor ve Aksak Ahmet tam yakalanmak üzereyken onu kaçması için uyarıyor, buna rağmen yakalanıp yargılanıyor hırsız. İdamını aynı cellat yapıyor; Aksak Ahmet celladın boyunda sevdalandığı ejderhayı görünce dayanamayıp ağzıyla kolyeye asılıyor ve ağzında kolye ile ölüyor. Ve böylece başlıyor ejderhanın gizemli hikâyesi.
“Şimdi” bölümlerinde birinci tekil şahıs anlatı kullanılıyor. Anlatıcı kendini ressam ve yazar olarak tanıtıyor. Bulunduğu yer bir rehabilitasyon merkezi ya da bir akıl hastanesinin odası. Duvarlar ejderha resimleriyle dolu. Romanın bu bölümleri ancak roman sonunda anlam kazanıyor yoksa sadece soyutlamalar olarak okunuyorlar. Bazen bir renk, bir desen ya da bir anlatı üzerine tepkilerden oluşuyor. Bu bölümlerde yazar anlatıyı durduruyor, devinim ve hareket yok oluyor. Ayrıca metnin yazılım anı olarak da görülebilir “Şimdi” bölümleri.
Üçüncü, “Sonra” başlıklı bölümler, romanı başka bir boyuta taşıyorlar. Gelecek bir dönem anlatılıyor: büyük buhran diye adlandırılan günlerin ardından gölge şehirler kurulmuş, yoksulluk artmış, yoksullarla zenginler kentlerin ayrı bölümlerinde yaşar olmuşlar. Bir cinayet haberiyle açılıyor geleceğin zaman perdesi. Bir yazar öldürülüyor ve yazarın karısı, dedektif Sair beyden cinayeti çözmesini istiyor. Yine ejderhalarla bağlantılı bir olay bu. Ejderha kolyenin gizemi bunca yılı birbirine bağlıyor. Kolyenin simgelediği gizli tarikat ve yaratılış felsefesi de ayrı boyutlar kazandırıyor olaylara. 

İlginç bir cellat
Romanın adı ‘Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu’ fakat romanın merkezinde dedektif Sair beyden çok Cellat Yusuf yer alıyor. Ömer İzgeç, ilginç bir cellat portresi yaratıyor. Baba mesleğini sürdüren cellat, az konuşan, duygularını gizleyen ama geceleri işkence yaptığı ve parçaladığı bedenleri rüyasında gören, huzur bulamayan bir adam. Çocukluğunda kendisine soruyor, cellatlık yapmaya alışabilir mi bir insan diye. “Cellat, babasının ve arkadaşlarının konuştuklarına kulak kesildiği o gecelerde hep bu duygu üzerine düşünürdü. Alışmak insandan insana değişir miydi yoksa bu tuhaf duygunun tohumları hepimizin içinde aynı miktarda vardı da, kuytularında gizlendiği ruhun özelliklerine bakmadan gerektiğinde, gerektiği kadar mı ortaya çıkardı? Tüm bunlara kendisi de alışabilir miydi?” Sonunda insanın tüm duygularını kapatarak bunu yapabileceğini görüyor. “Yıllar beklemedi, çabuk geçti, suçların arttığı (…) bir devirde cellat olmuştu. Çabuk alıştı. Her şeye alıştı; eski heyecanını ve bilme arzusunu yitirdi.”
Bu karanlık adamın bir başka yüzü daha vardır. Karısı ve çocuklarını seven, koruyan, insani yanını da görürüz. Üç oğlunun cellatlık dışında işler öğrenmelerini ister. Romanın en güzel bölümleri utangaç gözlerle güzel karısı Huri hanımı hayranlıkla seyrettiği, dokunmadan seviştiği satırlar. Celladın derinliğini, içe kapanıklığını daha iyi anlıyoruz. Cellatlar üzerine yaratılmış tüm klişeleri yok eden bir portre çiziyor İzgeç. 

Reenkarnasyon
Roman ilginç bir sarmal kurguya sahip. Üç farklı zaman diliminde, üç farklı karakter ortaya çıkıyor: Cellat, Yazar ve Dedektif. Sonunda bu karakterleri, bir tek ruhun reenkarnasyonu olarak düşünmek yanlış olmaz. Üç adamı yıllar ötesinde birbirlerine ejderha kolye bağlıyor fakat bunun da ötesinde sanki aynı bilgi çoğalarak süreklilik sağlıyor üç adamın hayatları sürecinde.
‘Fevkalbeşer’, konusu itibarıyla İhsan Oktay Anar’ın romanlarını çağrıştırıyor biraz, romanın başlığı da Anar’ın ‘Suskunlar’ına bir gönderme belki. Fakat İzgeç’in dili Anar’dan çok farklı, çok daha sade ve dilden çok kurgusal yapıya önem veren bir üslupta. Bana biraz da Sebahattin Demiray’ın romanlarını hatırlattı. Geçmişi bugüne bağlayan tonu ayrıca hoşuma gitti. Gizli tarikatlar, dehlizler, gizemli objeler, konuşan resimler, edebiyatımızdaki yeni tür bir masalcılık örneği.
Romanda belki tek eleştireceğim şey, bazı yerlerinde temponun çok düşmesi. Elbette felsefi bir konuya el attığında ağırlaşması çok hoş oluyor fakat söz konusu betimlemeler olduğunda, okuru romandan kopartıyor. Örneğin bir karakterin rutin davranışları, sıradan ev halleri, önemli hiç bir şey söylemeden yaptığı konuşmalar, çok fazla yer kaplıyor. Bunların ötesinde heyecanlı, ani bir kırılma noktası bekliyor okur fakat gelmiyor. Oysa romanın başında bu heyecanı –örneğin hırsız kolyenin peşine düştüğünde– kesik kesik cümlelerle.
Kapak içinde yer alan yazarın biyografisinde romanın 2003 yılında tamamlandığı yazıyor. Dokuz sene içinde neden daha önce yayımlanmadı, doğrusu merak ettim.

*Radikal Kitap