Ayyukta Bir Zamansız Sükût

yucel2003 yılında henüz otuz dört yaşındayken aramızdan ayrılan Yücel Balku ardında iki öykü kitabı, vefatından sonra kitaplaştırılan denemeler ve şiirler bırakmıştı. Birçok okuyucu, yazarı bir dönemin kendi kitlesini yaratabilmiş Hayalet Gemi dergisi vasıtasıyla tanımıştı. Farklı türden metinleri vefatından sonra, yazar Murat Gülsoy öncülüğünde Sükût Ayyuka Çıkar – Bitmemiş Külliyat başlığı altında toplanıp kitaplaştırılmıştı. Erken ölümünün ve kısa hayatına sığdırabildiği sınırlı ürünün bir sonucu olsa gerek, Yücel Balku’nun eserleri edebiyatımızda yeterince okunup konuşulmadı. Oysa, farklı ögeleri barındıran öykü dünyası Yücel Balku’yu çağdaşı birçok yazardan ırak, üzerine konuşulması gereken bir noktaya taşımıştır.

Balku metinlerinde destanları, masalları, mitleri ve geleneksel anlatıları farklı kurgu ve dil arayışları eşliğinde harman etmiştir. Anadolu topraklarının unutulmaya yüz tutmuş söylencelerinin izini sürmekte hep heveskâr olmuştur. Metinlerinde Anadolu’dan Kafkaslar’a, çizgi romanlardan Dede Korkut’a kadar farklı göndermeler vardır. Bu anlatıları Borges, Cortázar gibi yazarlardan beslenen kurgu anlayışıyla bir gergef gibi işlemiştir. Eskiye uzanan metinlerindeki postmodern ögeler, Balku’nun masallarına farklı katmanlar, renkler katar. Hikâyenin sonunda aniden yer değiştiren anlatıcı ile öykü kahramanı, zamanda kırılmalar, düş ile gerçeğin birbirine karışması bu ögelerden bazılarıdır. Anlatılarındaki bu kurgu oyunları salt okuyucuyu şaşırtmak için değil, tiyatrodaki grotesk akımın öne sürdüğü gibi anlatılmak istenene ilgiyi daha çok çekerek etkiyi arttırmak için kullanılır. Bu bağlamda kurgunun, hikâyenin şeytanı olduğuna inanan Balku şeytanın avukatlığını yapar. Döneminin –birkaç istisna dışında- daha çok şehir yalnızlıkları, bireysel arayışlar etrafında dönen öykü anlayışından oldukça farklı bir duruştur bu.

Balku’nun öykülerine konu edindikleri kimi zaman özgün hikâyelerken, kimi zaman da bilinen bir masalın uyarlaması olarak karşımıza çıkar. Melik Memmed adlı bir Azerî masalı esas alınarak yazılmış ‘Dizimde Uyuyan Dev’ hikâyesi bunun en güzel ve müstesna örneğidir. Bu hikâyede de olduğu gibi insanın zaafları, korkuları metinlerinin birincil odaklarından olmuştur. Osmanlı Sarayı’ndaki bir şehzadenin, yakın akrabaları tarafından zehirlenme korkusu etrafında şekillenen Akarib öyküsü insan ruhunun derinliklerine indiği ustaca bir anlatıdır. Bekleyiş, aheste tırmanan içsel gerilim ve ilkin ayrıntılarda filizlenip yavaşça her yanı kuşatan insana özgü zayıflıklar, öykünün masalsı tınısına karşın birçok has edebiyat eserinde bulunan koyu gerçeklikle okuru ansızın yüzleştirir.

Balku aynı zamanda yazınımızda benzerine rastlamadığımız türden bir ‘şehir aşığı yazar’dır. Ancak, edebiyatımızdaki bilinen örneklerinin aksine, onun şehri İstanbul değildir. Her seferinde gizemle bahsettiği Bursa’nın sırlı tarihini sebatla çalışmış, hikâyelerinde kullanmıştır. Gizemli anlatılarını, çetrefil kurgularını, renkli karakterlerini, düşsel hikâye atmosferini bu şehrin zengin tarihi içinde yedirerek çok farklı bir şehir anlatıcısı olmuştur.

Yücel Balku yazınının bir başka başat özelliği ise eski kelimerden ayarınca ve titizlikle beslenen zengin anlatı dilidir. Balku, mahlasla yazdığı şiirlerinde de görüldüğü gibi bir dil tutkunudur.

“Tar sustu. Tar sustu, sükût ayyuka çıktı. Yüreğimize çöreklenen hüzün, sükûtun bereketli memelerine asıldı.”

 “Ben yittim, yoldan çıktım, şahidim ol ki onu ilk gördüğümde meftun oldum. Halayıklar onu hamama götürürken, beraberinde çığrından çıkmış kalbimi de götürdüler hamamın sıcak, buharlı ve  nemli loşluğuna. Kalbimin sıkışması da bu yüzden olmalıydı.”

Sevgiliye, insana, doğaya, bir taşa ve hatta kendine karşı duyulan aşk Yücel Balku edebiyatında renk değiştirerek her dem baki olmuştur. Öyküleri sevgi dolu, meraklı, kendi sesini bulmuş, ruhun derinliklerine inmeye hevesli, yer yer halvet halini kutsayan karanlık bir yazın tutkunu müellifin tınılarıyla doludur. Bu tutkusu, bir söyleşisinde henüz yeni başladığı ve ne yazık ki vefatıyla yarım kalan romanından bahsederken açık bir şekilde görülür. Balku, sözü geçen eserine bitirmek için değil, bu sanatın olanaklarını keşfetmek için başladığını ifade eder.

Balku’yla yeni tanışacakları, sarmal kurgularında olduğu gibi ikircimli duygular bekliyor. Yeni bir yazar keşfetmiş olmanın sevinci, artık kelimeleri ebediyen tükenmiş bir kalemin hüznüne karışacaktır. Ortaya çıkan ise içinde binbir rengi barındıran bir sükût olacaktır. Balku, edebiyatımızın belki de en zamansız suskunluğu.

19 Eylül 2014, BirGün