Paralel Hayatların Peşinde*

Serap Çakır

Ömer İzgeç’in ilk kitabı farklı zamanlarda ilerleyen paralel hikayelere sahip. IV. Murat döneminde yaşamış bir cellat; günümüzde yaşayan yarı-deli bir yazar; gelecekte gerçekleşen cinayetin peşinde bir dedektif…

Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu, Ömer İzgeç’in ilk roman verimi. Hatta seksen doğumlu bu genç yazarın eserini 2003 yılında tamamladığını da söyleyebilirim. Yani üzerinden dokuz yıl gibi bir süre geçtikten sonra Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanıyor. Buraya kadar her kitabın başına gelen belli başlı serüvenleri geçirdim aklımdan. İyi bir yayınevini bekledi; eser doğru yayıneviyle buluşamadı; yazar çekingendi. Sonra zamanla zamansızlık arasındaki o ince çizgiye tutuldum. Bunda romanın sayfalarını karıştırmamın da büyük etkisi oldu. Zira Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu zamandan çok zamansızlıkla ilgili bir eser, zamanın uzunluğuna ya da kısalığına değil olmayışına odaklanmak gerekiyor.


Hırsız Aksak Ahmet bir ejderhaya aşık olur. Bu ejderha Uzak Doğu’dan gelme, değerli taşlarla bezeli, rengarenk pulları olan bir kolyedir. Onu, zengin beyefendiden çalmak için aklından bin bir türlü plan yapar fakat kolyenin sahibi henüz Aksak Ahmet ganimetini ele geçiremeden idam edilir. Yasaklarla dolu IV. Murat zamanı. Cellat, kolyenin sahibini infaz ederken üzerindekilerin de sahibi olur. Aksak Ahmet yine planlar yapar ve bir gece Cellat’ın evine girerek madalyonu çalmaya karar verir. Yakalanır. İdam edilir. İnfazı aynı Cellat gerçekleştirir.
Cellat, evine hırsızlık yapmaya gelecek kadar kıymet verilen bu madalyonun değerini öğrenmek ister. Soluğu Ermeni Sahaf Mangasar’ın yanında alır. Güngörmüş, çok okuyan ve bilginin kıymetini iyi bilen Mangasar kolyenin kimlere ait olduğunu ilk bakışta anlar ve Cellat’ı ertesi gün Aynalı Ejder Tarikatı’nın bir üyesiyle tanıştırır.
Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu üç zamanın işlendiği bir eser. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek. Geçmiş bizi Cellat’ın macerasına götürürken, şimdiki zaman bizi bir ressamla tanıştırır. Gelecek ise, 32. kattaki bürosunda oturan Dedektif Sair Bey’in kapısını çalar. Üçünün de buluştuğu ortak payda Aynalı Ejder Tarikatı’nın kolyesidir.
Ayna, Platon’dan beridir kullanılagelen bir metafor. Platon tarafından küçümsenerek anlatılsa da, diğer felsefeciler, düşünürler, alimler pek fazla kullanmışlar bu metaforu. Hatta akımlara, dönemlere göre de ‘ayna’ kendi yansımasını bulmuş yine bir metafor olarak.
Ömer İzgeç de eserinde bu metaforu öyle derinlikli işlemiş ki doğrusu beni epey uğraştırdığını söyleyebilirim.

NİYE HEP KAÇTIN? 
Bir madalyonun, bir tarikatın, bir ejderhanın izindeki karakterler, kendi aynalarına bakmak mecburiyetinde kalacaklardı. Aynalarla dolu odalarda suretlerine bakarken, onlara yansıyan görüntüleri tek tek yaşamlarını, kalplerini sorgulatacaktı kahramanlarımıza; öyle de oldu. ‘Niye hep kaçtın, kendini ve evreni anlamak için ne yaptın?’
Böyle bir soru karşısında kişi kendi aynasına bakma zorunluluğunu hissediyor. Bireyin hayatı sorgulaması, farkındalığı, bir aynaya bakarken yalnızca bir sureti değil, o varlığın ötesini algılama ihtiyacı doğuruyor. Böyle bir yüzleşmeyi kaçınızın yapabileceğini bilemiyorum elbette. Nihayetinde sırtı sırla kaplanmış bir cama bakıyorsunuz. Yansımanızı görüyor, saçınızı düzeltiyor, kendinize kimi zaman hayranlıkla kimi zaman da nefretle bakıyorsunuz. Ama arada bir o suretinizin ötesine bakarak ‘niye hep kaçtın’ diye sorsanız ya da ‘ne yaptın’ diye… Kimi zaman yüze, kimi zaman kalbe aynalar tutsanız.
Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu, güzel ve heyecanlı bir maceranın ötesinde yansımalar sunuyor okuyucuya. Dileyen o suretlerde dolaşır, dileyen gölgeler yaratır, dileyen gözlerini kapatır. Yaşamak tercihi gibi, o da size kalmış.

* Akşam Gazetesi Kitap Eki