Aslında Kimse Masum Değil

aci-dusler-bulvari974398583Suç Edebiyatı
Hayatının büyük bir kısmını radyo operatörlüğü yaptığı gemilerde dünyayı gezerek geçirmiş olan Cumhur Orancı’nın Acı Düşler Bulvarı isimli romanı Ayrıntı Yayınları tarafından 2012 yılında kitaplaştırılmış. Acı Düşler Bulvarı özellikle bizim edebiyatımızda üvey çocuk muâmelisi gören polisiye kurgunun güzel bir örneğini sunuyor. Daha fazla ilerlemeden önce bu “polisiye” tanımının üzerinde durulması gerektiği kanısındayım. Bu tür romanları “Suç Edebiyatı” olarak tanımlamanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Zira böylesi bir tanımla, odağı iyi tarafı simgeleyen polisten alıp biraz daha orta bir noktaya çekiyor. Adâletin yerini bulmasından, suçlunun yakalanmasından, beylik iyi-kötü tanımlamalarından ziyade suçun kendisi üzerine düşünmemizi sağlıyor. Böylece insan ruhunun arkeolojisini yapmak için daha önyargısız bir mecra inşâ ediyor.

Polisiye diye adlandırılan türün maruz kaldığı hafif edebiyat yaftası, tabii ki yalnızca böylesi bir isimlendirmeden kaynaklanmıyor. İnsanın merak karşısındaki zaafı tarihte farklı şekillerde kullanılmış, bu duygudan nemalanılmış. Merak bir ilgi çekme ögesi olarak dengbejlerden ilüzyonistlere, sinemacılardan reklamcılara ve dahi çocuğuna yatsı hikâyesi anlatan dede tarafından kullanılmış, kullanılıyor. Merakın ilgi çekmedeki maharetinin farkında olan romancılar da bu bağlamda istisnâ sayılmazlar. İyi edebiyatın çok satmak, iyi yazarlığın çok okunmak olduğuna inanan, bu tehlikeli duygunun parıltısına kapılıp salt amacı okuru şaşırtmak olan yazarlar her kültürde ve zamanda ilgiye mazhar olmuşlar. Böylesi bir algı çoğunlukla maalesef edebiyatın başat işlevlerini gölgeyip, belli bir tertibe uyan eğlendirici ama süflî metinlere yol veriyor. Evrimin bir parçası olsa gerek, iyi bir okur böylesi metinlerin ayrımına kolayca varabiliyor. Donanımlı okur merakı canlı tutabilmenin her türlü anlatıda ustalık ve emek gerektiren bir meleke olduğunu da bilerek, insanı dönüştüren daha üstün bir edebiyatın bundan fazlası olduğunun ayrımına varabiliyor. Edebiyatın özünde olanı kendine dert edinen, ancak öte yandan anlatının içine merak duygusunu da katıştıran eserler ise ayrıksı bir yerde konumlanıyor. John Fowles’ın Koleksiyoncu’su ve Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı böylesi metinlere yalnızca iki örnek.

Kimsenin Masum Olmadığı bir Hikâye

Acı Düşler Bulvarı’nda, Orancı bir cinâyetin etrafında şekillenen olayları yer yer okuyucuyu zorlayan ama bu zorlama derecesinde de onu içine çeken çetrefil bir kurguyla sunuyor. Hikâye Cihangir çevresinde işlenen bir travesti cinayetinin etrafında örülüyor. Bir cinâyet, kim olduğu belli olmayan bir katil ve sayfalarca süren merak duygusu çok bilindik bir tertip aslında. Acı Düşler Bulvarı’nı istisnaî yapanlar ise yazarın kurgu tekniği, insanın karanlık yönlerine ışık tutan hikâyesi, okuyucuyla kurduğu marazî bağ ve metindeki varoluşsal damar. Kurulan bağ marazî çünkü okur tam bir ipucuna yaklaşmışken “tanrı yazar” ilgiyi başka yöne çekiyor ya da anlatıcısının ilk etapta kendini ele vermediği yeni bir bölüme başlıyor. Metindeki anlatıcı sürekli değişiyor ancak anlatanın kim olduğu baştan açık edilmiyor. Yazar, benzeri birçok metinde olduğunun aksine asla okuyucunun sırdaşı olmuyor. Karakterlerden daha fazla bilgiye erişimi sağlanırken, okuyucu aynı zamanda en az onlar kadar çarnaçar ve boşlukta bırakılıyor. Bu da gittikçe bir girdaba dönüşen metindeki tedirginliği, gizemi, olaylar karşısındaki etkisizlik hissini ve kaybolmuşluk duygusunu palazlıyor. Olaylar ilerledikçe metindeki birçok karakter katil adayı olmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı nedenlerden dolayı birer suçluya da dönüşüyor. Büyük gizemin –katil kim ve neden- peşine takılan okuyucu aslında kimsenin masum olmadığı tekinsiz bir hikâyenin parçası haline geliyor. Anlatıcının kimliği üzerinden kasıtlı olarak yaratılmış belirsizlik tüm bu öğelerle birleşince, metnin önemli özelliklerinden birisi olarak varoluşçu bir sızı her daim derinlerden hissettiriliyor.

Acı Düşler Bulvarı’nın bir başka izleği ise azınlıklara uygulanan şiddet. Cihangir ve çevresinde, azınlık mensubu yaşlılara karşı uygulanan şiddet ve cinayetler seçici geçirgen basınımızın bazı mecralarında yer almıştı. Bu şiddetin arkasından, gayrimüslim yaşlıların mallarına el koyan ülkücü bir çete çıkmıştı. Orancı bu suçları kurgusuna katıştırarak güdümlü şiddete de parmak basıyor. Bir travesti cinayetiyle başlayan hikâyede, suçun yalnızca kenar mahallelerde varolmadığına, şiddetin hedefine yalnızca belirli bir kesimin konulmadığına tanıklık ederken burjuva toplumunun karanlık bir tablosuyla karşılaşıyoruz. Maddî çıkarların, her türlü ahlakî ve vicdanî olgunun önüne geçtiğini gösteren anlatı, bu bağlamda bir toplum eleştirisidir de. Orancı metninde kuşatılmışlığın, kokuşmuşluğun, adalet yoksunluğunun izlerini yer yer Kafka’nın Dava’sını anıştıran bir edebi ortamda sürerken, bireysel ve toplumsal gönderileri olan hikâyesini onunla ahenk içinde yenilikçi bir kurgu üzerine inşâ ediyor. Bahsedilen tüm bu katıklarla çok daha ileri bir edebi zevk vaat edebilecek metin, tasvirlerin azlığından dolayı kimi yerlerde ebebi atmosferi yaratmakta yetersiz kalabiliyor. Yazarın kişisel bir tercihi olabilecek bu unsuru, gelecek metinler için ufak bir okur temennisi olarak bırakmak isterim.

Acı Düşler Bulvarı, karanlık anlatısına ve atmosferine rağmen barındırdığı renkli tiplerle de zevkli bir okuma serüveni vaat ediyor. Anlatıya tuhaf tipler eklendikçe, hikâye bir yandan renklenirken öte yandan daha bir karanlığa gömülüyor, zira her sayfa okuyanı anaforun merkezine daha da çekiyor. Hafiye Kahvesi’nde oturan hususî hafiye Agop Mercekyan, Sami Abi ve onun barının müdavimi Osmanlı şehzadesi, ABD’de yaşayan Türk ressam, uyuşturucu kuryesi Carlos Osman, Kolombiya mafyası, Tamara Hanım, kapalı çarşı esnafı, çete üyeleri ve bir sürpriz olarak Sevim Burak kitaptaki karakterlerden bazıları.

Son dönemlerde Murathan Mungan’nın Şairin Romanı kitabı “polisiye” ve fantastik kurguya biraz olsun saygınlık kazandırmıştı. Burhan Sönmez’in Kuzey’i ve İhsan Oktay Anar’ın tüm eserleri de keza aynı şekilde birer etki yapmıştı. Acı Düşler Bulvarı da suç edebiyatımızda kendine güzel bir yer açıp, bize bu türün iyi bir örneğini kendi dilimizde okumak fırsatı veriyor. Suçun, doyumsuz insan doğasının, çıkar söz konusu olduğunda dağılan medeniyet maskemizin üzerine düşünmemizi sağlarken, merak denilen o kadim ve hastalıklı duygumuzu da okşamaktan geri kalmıyor.

3 Nisan 2014, BirGün