Puslu Parça – Unusual Component Heykel – Resim – Fotoğraf Sergisi

Puslu Parça, 01 – 13 Mart tarihlerinde İstanbul’da Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde görülebilir.

(Sergi kataloğu.)

Felsefî Arkaplan ve Amaç

Diller, kaynakları, özellikleri ve ömürleri ne olursa olsun insanın varoluş macerasında hafıza ve düşünce işlevini gören mevcudiyetlerdir. Dil üzerinden insanın konuşabilen bir varlık olduğunu hatırlamak, onun anlatısını mümkün kılan akılcı yönün sürekli muhafaza edilmiş olduğunun altını çizmektir. Bununla beraber, konuşabildiğimizde rasyonel bir eylemi gerçekleştirmekle kalmayıp çeşitli akletme biçimlerini ve dünya tasavvurlarını var etmiş oluruz.

Bu açıdan, konuşabilmek, dilin her koşulda insanın anlam dünyasını var etme/var olma durumu olarak da anlaşılabilir. Dil, bir kez var olduktan sonra, kendinde olduğu kadar bireyin evreninde de ilk rasyonel ve tekil anlamlarından, sembolik, mecazi olanlara kadar birçok söyleme imkanına açılır. Dil, görünürdeki tekilliğinden yani ilk anlamlardan, anlamı çoğaltan bir düzleme taşındıkça farklı varoluşlara ve anlatımızı özgürleştirmeye olanak tanır. Böyle bakıldığında dil, bir nesne olmaktan çok, içinde oluşumuzu varettiğimiz, sınır-eşik durumları ile bizi çizen/tasvir eden/anlatan büyük bir açık alandır (open space). Kuşkusuz, birçok tarzla olduğu gibi sanat yoluyla konuştuğumuzda, dilin varlığını çoğaltan o açık alanı idrak edebiliriz.

Yazı dilin dünyasından onu görünür kılan bir olgu olarak karşımıza çıkar. Yazı, dünyasallığı içinde konuşabilen varlığın dil dimağını ören arkaplanlardan biri olarak, harflerin koruyuculuğunda anlamını yeniden yeniden doğurmaya devam eder. Harfler ezelî biçimde vardır ve işaret ettikleri şey hep anlamdır. Ve, anlamın peşinde olanların çok iyi bildikleri gibi, gösterge olarak yazı, işaret ettiğinden fazlasını içerimler. Göstergeler olarak yazıyı bağrında saklayan harfler, başlı başına insan-anlatısının mikro iştirakçileridirler. Bu, bazen harflerin, metinler, ibareler içindeki işlevselliğinin olduğu kadar, insanın macerasında işaret ettiği değer düzleminin de soruşturulmasını gerekli kılar.

Harften, dile varana kadar oluşan zincir, kendimizi öteki ile bildiğimiz yegâne bir hikâyeyi söylemeyi de imkân alanına taşır. Göç hareketliliklerinin son derece hayati ve varoluşsal krizler oluşturduğu tarihin içinde bulunduğumuz bu kesiti, insanın yekdiğeri ile karşılaşmalarını çözümlemesi açısından, dili ve ona bağlı olan bütün süreçleri yeniden ele almayı gerektiriyor. Tek tek harfler, heceler, lugatler, konuşmayı beceremediğimiz öteki diller ayrı ayrı fenomenlerdir ve her birimiz diğerinin dilinde, harflerinde, hecelerinde, lehçelerinde ve kelimelerinde var olmaya devam ediyoruz. Agamben’in dediği gibi ‘kelime, daha konuşmayı bilmediğimiz zamanlardan bize kalan tek şey; dil içinde karanlık bir şarkı; tam anlayamadığımız, ama kulak vermekten kendimizi alamadığımız bir lehçe, bir ağız.

Ev yanıyor bile olsa, dilleri kavrulmuş bile olsa, insanlar konuşmayı sürdürüyor’. Dillerin yolculuğuna, eklemlenen sınır-eşik durumları olarak alt isimlendirmeler, politik, etik, estetik gibi birçok alanda yüzleşmenin mihenk taşlarını oluşturuyor ve insanın büyük anlatısı her

şeye rağmen devam ediyor. Tek başına kurtuluş diye bir şeyin olmadığı varoluşun dünyasında dil, hala bize, yekdiğerimizde kök saldığımızı gösteren hayati anlamını dayatıyor.

Bu bakış açısıyla serginin felsefî yaklaşımında, dil, söyleyen bir nesne olmaktan ziyade kendisine işaret edilen anlatı açıklıklığıdır. Sergi, dili taşıyan estetik bir açıklık olarak yazıdan görsel söyleme desteği alarak, harfleri ve onlarla oluşan olguları, insanın anlatısının hem özgün parçası hem de bütüne açılan evrensel metinleri olarak konumlandırmayı hedefliyor.

Üslup

Sergideki sanatçılar, harflerin, metinlerin ve dillerin, modern dünyanın göçlerine karışmış bir akış olduğuna dair bir imada bulunuyorlar. Her bir dilin ve harfin özgül-tikel manalarını, genel olanın aleyhine bozan alışılmadık bağdaşıklıklarla söylemeyi tercih ederek postmodern zamanların çoğul/yeni ve bazen tuhaf olan söyleme biçimlerini işaret ediyorlar. Sergide, harflerin, bir metin oluşturduğundaki anlamları geride tutularak kendi başlarına yolculuklarını devam ettiren birer gösterge/ gösterenler olarak açığa çıktıkları görülüyor. Harfler, farklı biçim dilleriyle buluşup, modern dünyanın konuşanı oluyorlar. Metinler ise kitabî alan dışında bir yerlerde, bizzat tabiatın tanıklığı ve korumasındaki alanlarda da, hem apaçık hem de gizil görünümleriyle, aslında sürekli göçte olan insanın büyük anlatısını pekiştiriyorlar.

Burada, ‘sadece yalnız olmadığım için kurtuluş vardır; Kendimi ancak başkaları içinde bir öteki olarak kurtarabilirim. Yalnız olduğumda kurtuluşa ihtiyacım yoktur, yalnızlığa has hakikat budur: tanım itibariyle kurtarılabilir değilimdir. Kurtuluş, yalnız olmadığım için, çoğulluk ve çokluk olduğu için mümkündür’ diyen Agamben söylemiyle uyumlu, dilin görünümlerini çoklu ve alışılmış olmayan buluşmalarla aşmaya çabalayan çalışmalar sunuluyor.

Şimdi ile sonsuzluk arasında asılı kesitsel bir zamanı, dilin sonsuz detaylarının çoğulluğuna iliştirmek suretiyle bütüncül zaman ya da kairos ile temasın imkânı deneniyor. Bu, kuşkusuz, şimdinin, bütünlük içindeki sonsuz çoğul detayları kapsadığına inanan bir görme biçimidir.

Yorum bırakın