Yalnızlar Mektebi Söyleşisi – Nisan 2015

BozadamSöyleşi: Öznur Özkaya

Ömer İzgeç ile Bozadam’ı, ülkemizdeki fantastik algısını, bu türde yazmanın zorluklarını konuştuk ve tabi ki fantastik diyarlara savrulduk. Belirsiz bir zaman ve makanda iç içe geçen hikayelerde kaybolduk. Ormanda büyüklerden uzak tek başlarına yaşayan çocukların, bitkileriyle kendi rayihalı evrenini kurmuş Aktar’ın, topraklarından sürülen bir ırkın, yonttuğu kuklalarıyla hüzünlü bir oyun sahneleyen Büyükbaba’nın ve bir ırmağın ayırdığı âşıkların hikâyeleri…

“Önce ağaçlardan, kuşlardan, parslardan ve diğerlerinden ayrı gördük kendimizi. Bir süre sonra içinden çıktığımız ormanı bir tehdit olarak algıladık. Aslına bakarsan, her şey böyle başladı.”

Bilimkurgu ve fantazya Türkiye’de uzun yıllar layıkıyla ele alınmamıştı. Sırça fanusların dışında addediliyordu. Hayal kurmak yasadışı, uygunsuz bir davranış gibiydi. Bu durumun tarihi, siyasi, edebi, felsefi, dini pek çok sebebi var elbette. Metis ve İthaki gibi bu alanda faal olan yayınevleri olsa da ülkemizde bu tarzda yazan yerli yazarlar eserlerini yayımlatmakta zorluk yaşıyor gibi. Sizin yaşadığınız zorluklar oldu mu?

Öncelikle bu sınıflandırmaların edebiyatla değil yayınevleri ve kitapevlerinin maddî kaygılarıyla, kitle iletişimiyle, bir müşteri olarak görülen okuyucunun işini kolaylaştırmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bana göre edebiyatın ana işlevi insan ruhunun arkeolojisini yapmaktır. Bunun içine yarattığımız medeniyet kavramı ve dinî, felsefî, siyasî sistemler de giriyor. Bu işlevi meselesiyle, anlatısıyla, diliyle, estetik duygusuyla hakkıyla yerine getiren iyi edebiyattır. Bunun dışında kalanlar ise malûmunuz. Ancak farklı nedenlerden dolayı bir tasnif etme, ayrıştırma durumu söz konusu. Bu yaratılan türlerin bazılarının, hâlihazırda muhafazakâr olduğunu düşündüğüm edebiyat çevremizce dışlandığını söylemek yanlış olmaz. Bu bağlamda önyargılardan ben de nasibimi aldım.

Öte yandan benzeri bir muhafazakârlığın, belirttiğiniz türlere gönül vermiş çevrelerde de vücut bulduğunu görüyorum. Bu sınıflandırma, ayrıştırma sanırım türümüzün lâneti. Detaya indikçe, ayrıştırma arzusuyla çırpındıkça edebiyatın merkezinde olanı, asıl olanı ıskalıyoruz.

Son olarak, belirttiğiniz ‘hayal kurmanın nerdeyse yasadışı olarak algılanması’ kavramını ise biraz romantik buluyorum. Sanatsal üretim her çağda muktedirler için bir tehlike arz etmiştir. Ancak bu hayal kurmanın tehlikeli oluşundan değil, sanatın farklı bir dil, algı, dünya önermesinden kaynaklanmaktadır. İktidar, kesinlik ve istikrar ister. Sanatın dili ise belirsizdir ve belirsizlik özgürlüktür.

 

Son yıllarda ülkemizde de bu türe karşı yoğun bir ilgi var ve aynı şekilde yazılan kitaplarda da bir artış söz konusu. Geçmişte bu alanda fazla eser verilmemiş olsa da sizce yaşadığımız coğrafya tarihiyle olduğu kadar insanıyla da bu tür için verimli bir kaynak mı? Türkiye’de fantastik alanda yazmanın olumlu ve olumsuz tarafları nelerdir?

Yaşadığımız coğrafya yüzlerce yıllık sözlü geleneğiyle bunun ipuçlarını veriyor aslında. Söylenceler, efsaneler, destanlar, deyişler, hurafeler, masallar ve mitlerde gerçeküstü öğeler her daim yer almış. Tam bu noktada Dede Korkut hikâyelerini anmak lazım. Bu coğrafyanın yakın tarih edebiyatında da bu gerçeküstü izlekleri görebiliriz. Bence gelmiş geçmiş yazılmış en güzel fantazyalardan biri olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin Âmâk-ı Hayal’i bunun en müstesna örneğidir. Keza Yaşar Kemal’in başta Üç Anadolu Efsanesi olmak üzere bazı metinleri, Murathan Mungan’ın Geyikler Lanetler’i, Behçet Necatigil’in kimi tiyatro oyunları, İhsan Oktay’ın eserleri, öykücüler arasında ayrıksı bir yerde duran rahmetli Yücel Balku’nun anlatıları fantastik öğelerin iyi kullanıldığı edebi metinlerdir. Bu kültürel zenginliği ve çok dilliliği oluşturan toplum zaten gerçeküstü sözlü ve yazılı edebiyatı yüzyıllardır üretiyor. Cumhuriyet sonrası batılılaşma rüzgârının bazı güzelliklerin üzerine ince bir tül örttüğünü de kabul etmek lazım.

Önceden belirttiğim gibi türlere ve belirlenmiş bir türün neferliğine inanan biri olmadığımdan böylesi tanımlanmış bir alanda yazmanın olumlu ya da olumsuz tarafları hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Yazın, zaten yazıldığı ortamdan bağımsız bir şekilde kendi zorluklarıyla geliyor. Gerisi ticarîdir ve bu da yazarı alâkadar etmemelidir. Beri yandan, birkaç yıl önce kurulan ve bünyesinde çeşitli alanlarda birçok sanatçıyı barındıran FABİSAD’ın (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) kıymetli bir işe soyunduğunu söylemek isterim. Umarım bu coğrafyaya ait farklı bir edebiyatın küllerinden doğmasına, edebiyatımızın muhafazakârlık halkalarından birinin kırılmasına bir katkıları olur.

 

Vikipedi’de fantezi edebiyatın tanımında şöyle bir ifade geçiyor: “Fantezi edebiyatı gerçek dünya öğeleri kullanarak anlatılamayacak durum, öğe ve diğer içerikleri anlatmak için alternatif bir yöntem kullanır. Tüm eserler bu amacı taşımasa da neredeyse tamamının gerçek dünyaya ilişkin eleştirileri, yorumları, mesajları vardır.”Zamansız, mekânsız olsa da Ortaçağı çağrıştıran bir atmosferde geçen son romanınız “Bozadam”da özellikle ‘öteki’ kavramı üzerine çokça düşündüğünüz aşikâr: “Biz onlara Solukbenizliler deriz. Ama bu hiç önemli değil. Göreceksin her zaman bizler ve ötekiler olacak. İsimler değişecek, zaman akacak, yerler değişecek ama öteki olan daim olacak,” diyor, düzen koruyuculardan söz ediyorsunuz. Türk ve dünya siyasi tarihi ve gündemini anımsatabilecek etnik-ırksal çatışmalardan, güç ve iktidar sahiplerinin baskılarından,  farklı olana duyulan nefretin ne kadar büyük acılara yol açtığından yola çıktığınızı düşünebilir miyiz?

Yoksulluğu ve umudu kullanan muktedirler, kendilerine ait topraklarda kendileri kalarak yaşamak isteyenler, sürülenler ve kimliksizleştirilenler, törenin ayırdığı âşıklar, sınırlar çizip bayraklar dikerken düşmanlar yaratarak kendi hapishanelerinin de duvarlarını örenler metnin çıkış noktalarından. Belirttiğiniz gibi Bozadam’ın ana eksenlerinden biri öteki kavramı. Tabii ki bununla beraber gelen iktidar tutkusu da. Türümüz ötekileştirmeye önce hayvanlardan başladı. Türcülükle başlayan ahlakî çöküntümüz ırkçılığın, cinsiyetçiliğin ve daha genel anlamıyla faşizm temellerini attı. Kitap önce doğadan ve hayvanlardan ayrı düşmemizle, sonra kendimize düşmanlar yaratmamızla, masumiyeti yitirişimizle ilgili. Bozadam ülkemizde de ziyadesiyle yaşadığımız acıların sindiği bir metin. Metindeki iki ırk, eşelendiğinde ülkemizde, Amerika’da, Afrika’da, Avrupa’da, kısaca her coğrafyadan örnekler bulmak hiç zor değil. Metindeki zamansızlık ve mekânsızlık bu çirkin evrensellikten kaynaklanıyor. Gücüyle azı yok eden çoğullar ne yazık ki her yerde.

Büyükbaba “Akşamın gelmesini, karanlığın çökmesini engelleyebilir misin sen, Es?” diye sorsa da başkarakter olarak ergen yaştaki Es’i seçmeniz değişimi, geleceği işaret ederek umudu simgeliyor gibi. Roman ilerledikçe “Biz özden ve onu bilmekten korkmanın, kendimizden ayrı düşmenin asıl karanlık olduğunun farkına varamadık,” diyen Büyükbaba’ya / eski nesle karşın Es dönüşmeye karar veren bir toplumun bakış açısı olarak duyumsanabilir mi?

Evet, başkarakterin bir çocuk oluşu öyle okunabilir. Gençlik, arayışı, umudu ve değişimi simgeler. Buna ek olarak arayışın, merakın, masumiyetin, değişim arzusunun olduğu bir metnin başkarakterinin bir çocuk olmasının teknik olanaklar sağlaması ve farklı bir yazım zevki vaat etmesini de ekleyebilirim.

 

 Böyle bir kurgunun içinde bir tiyatro metni de var. Büyükbaba’nın hayat verdiği kuklalar ve mektuplar bize bir aşk öyküsü anlatırken iki farklı ırkın tek bir coğrafyada uzun yıllar devam eden birlikteliğinin bozulduğunu fısıldıyor. Farklı yazım / anlatım türlerini kullanmanın fantastik bir kurguya belirgin bir katkı sağladığı, kuklaların, mektupların aynı zamanda geleneği, hatta sizin gelenekle olan ilişkinizi yansıttığı söylenebilir mi?

Ne yazık ki fazla okunmayan tiyatro metinlerinin, genel anlamıyla tiyatronun çok farklı anlatı olanaklarına ve dile yol verdiğini düşünüyorum. Bildiğimiz anlamda bir roman akışının bölünüp bir tiyatro metnine dönüşmesi dramatik yapıyı arttırmak için bana bir olanak sağladı. Mektuplar da keza öyle. Farklı kişilerce gerek kullandığım dil, gerek bazı anlatılarım gelenekle ilişkilendirildi. Böyle bir çabam yok aslında, bana doğru geleni yapıyorum. Ancak böyle yorumlar hoşuma da gidiyor.

 

Sözcüklerin anlamsızlığından, asıl olanın yaşam olduğundan bahseden bir Büyükbaba’nın rehberliğinde okurken “Bozadam”ı, sözcük seçimlerinize baktığımızda (füsunkâr, sağaltmak, rayihalı, ifrit, bitimsiz, dimağ, özüt, vb.) oldukça titiz ve farklı bir yol izlediğiniz, incelikli bir dille seslendiğiniz göze çarpıyor. Bu durum Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu adlı ilk romanınızın adından bile hemen anlaşılıyor. Bu konuda neler dersiniz?

Aktar’ın dediği gibi yaşanmadan edinilen bilgi yalnızca bilgidir. Cansız, şekilsiz ve durağan. Bu yüzden duydukların bir kulağından girsin, ötekinden çıksın der. Geride kalan ince bir tortu, hoş bir sedadır. Yine Aktar’ın dediği gibi, ruhumuza dokunmayı beceren, ufkumuzu açan, gönlümüzü genişleten muhabbetin de yakasını bırakmamalı. Bu bir kişi de olabilir, bir kitap da. Sözcükler bu yüzden anlamsız ya da önemsiz değiller.

Kelimeler ve anlatı diliyle ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Herhangi bir işte emeğin, işçiliğin, titizliğin önemine inanıyorum. Bir yazı işçisi de yazdığı metne titizlikle yaklaşıp kelimelerin peşinden sabırla gitmeli. Ben dili, kurgusu ya da meselesi kayrılıp müellifi tarafından bir öteki önemsenmemiş bir metni okurken aldatılmışlık hissi duyuyorum. Kendimi ve başkalarını aldatarak böyle bir metni de yazmak istemem.

Kapsamlı sorularınız için teşekkür ederim.

Bağlantı:

http://www.yalnizlarmektebi.com/omer-izgec-bir-yazi-iscisi-yazdigi-metne-titizlikle-yaklasip-kelimelerin-pesinden-sabirla-gitmeli/