Gerçekler, Adalet ve Diğer Özel Efektler

1174954_10103719034012904_926189203_nKuyruk ve Köpek

1997 yılı yapımı “Wag the Dog” (Köpeği Salla) Türkçeye “Başkanın Adamları” olarak çevrildi. Film, seçimlerden önce Amerikan başkanının karıştığı skandalı örtbas etmek için seferber olan bir yapımcı ve reklamcının sunî bir savaş tezgâhlamasını konu alıyor. Yapım ismiyle, iletişimin bilinen “medya mı toplumu yönlendirir, yoksa toplum mu medyayı” sorusunun bir güzellemesidir. Medya-toplum sorusunun teorik anlamda bir geçerliliği olsa da, dünyanın farklı yerlerinde yaşananlar gösteriyor ki aslında kuyruk köpeği sallıyor ve bu da bilinen sualin aşikâr yanıtına işaret ediyor. Televizyon savaş başlamış diyorsa öyledir, eğer aynı televizyon savaş bitti diyorsa bitmiştir. Filmde Başkanın Adamları da kısa zamanda bir takım oluşturur ve topluma bu uydurulmuş savaşı kanıksatmak, tahkimat sağlamak, dolayısıyla gündemi değiştirmek için medyanın tüm kanallarını seferber ederler. Reklamlar hazırlanır, haberler yapılır, ünlü sanatçılara müzikler besteletilir, toplumsal birlikteliği arttıracak gündelik eylemler düzenlenir. Tanıtım afişinde de belirtildiği gibi “gerçekler, adalet ve diğer özel efektler hakkında” bir filmdir “Wag the Dog”. Öyle ya, bir filmdir.

“Wag the Dog”u aratmayan bir mizanseni Gezi Parkı kalkışmasının 15. günü olan 11 Haziran tarihinde, sabahın erken saatlerinde yaşadık. Çevik kuvvetin günün erken saatlerinde Taksim Meydanı’nda konuşlanması, ilerleyen dakikalarda Gezi Parkı’na doğru hareket etmesi, valinin yasadışı flamaları toplamak için orada olduklarını belirtip parktaki gençlere dokunulmayacağını söylemesi acemice hazırlanmış bir senaryonun girizgâhıydı. Gelişmelerin farklı kamera açılarından verilmesi, etrafta alışılmışın dışında sayıda medya mensubu olması bir kenarda görülen tabancının yeri gelince patlayacağı iletisini farkında olmadan verdi.

Medyanın içinde bulunan çürümüşlüğünü, özellikle son yıllarda hızla içi boşaltılıp iktidarın hegemonyasına teslim oluşunu bilenler, devletin yasama-yürütme-yargıdan sonraki bu dördüncü kuvveti kullanıyor olduğunu sezdi. Filmin sonu, başlangıcından tahmin edildi. Delik deşik senaryo apar topar sona doğru yol aldı ve bir anda Taksim Meydanı’ndaki gazetecilerin olduğu tarafta saldırgan eylemciler peydahlandı. Oysa güvenlik güçleri barışçıldı. Saldırganların açıları uygun, ışık yeterli, kostümleri titizdi. Eylemcilerin yakınındaki bir TOMAnın, önceki günlerden hiç alışık olmadığımız bir cılızlıkla bu marjinal grup mensuplarına su püskürtmesi gösterdi ki görsel efektler zayıf, oyunculuklar kötüydü. Sonrası malûm; devlet bu saldırıyı bahane ederek Gezi Parkı’na girdi, şiddetini gittikçe arttırarak halkına saldırdı. Gaye, boyunduruk altındaki medyanın desteğiyle Gezi direnişini marjinallerin öncülüğünde anarşist bir eylem olarak kurgulayıp, o akşam ve sonrasında gelecek saldırıları meşrulaştırmak, toplumun desteğini almaktı. Sonrasında komik denebilecek bu görüntülerin bir kısmı meydanlarda cilalanarak söze döküldü, televizyon ekranlarında tekrarlanarak direniş itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Film düşük bütçeli ve kalitesizdi ancak dağıtım ağı genişti, yapımcılarının kolları uzundu.

Gezi kalkışması sürecinde iletişim araçlarının manipulatif kullanımı ne yazık ki bu olayla kalmadı. Birçok haber kanalı ve gazete, milleti galeyana getirmemek kisvesine bürünüp üç maymunu oynadıkları günlerin ardından çirkin bir saldırıya geçmekte gecikmedi. Yurdun dört bir yanında insanlar ve hayvanlar gazla boğulur, kimyasal silahlar fütursuzca kullanılıp TOMAlar evleri, hastaneleri dahi hedef alırken ünlü bir haber kanalının Türkiye temsilcisi penguen belgeseli göstermeyi tercih etti. İnsan gördüğünden mesuldür derler, görüp de susmak ise zulme ortak olmak demek. Susmak faşizan uygulamaların propagandasını yapmaktır, tam da bu yapıldı. Öte yandan yaşanılanları “New York’un Time Square’nin savaş alanı olduğunu düşünün ve televizyonlar hiçbir şey göstermiyor” diye dünyaya duyuran CNN International ile benzer yayınlar yapan BBC ve Norveç kanalı dış mihrak ilan edildi. Komplo teorileri üzerinden bu onurlu direniş itibarsızlaştırılırken, “bir kısım medya” felâket tellalığı yaparak insanlara biat kültürünü dayatan iktidarın aygıtı olduğunu açıkça ilan etti. Başbakanın kalkışmayı ekonomik kalkınmaya, hatta İslam’a karşı oluşan bir şer ittifakı olarak algılatmaya teşne olduğu konuşmaları defalarca ve aynı anda birçok kanaldan aktarıldı. Hareketin, imtiyazları elinden alınmış Kemalistlerin, laiklerin, seküler Türklerin muhafazakârlara karşı yürüttüğü bir kampanya olduğu görüşü de empoze edildi. Canavar aldığı canlarla, üzerine sıçrayan kanla yetinmedi. “İddia ediliyor” ya da “öne sürülüyor” gibi fiillerle ördükleri kalkanın arkasından yalana başvurmasına alışık olduğumuz bazı kuruluşlar ve köşeciler bu süreçte sakınımsız, aleni bir şekilde yaptı bu işi: eylemciler bankamatik soydu, kağıt toplayan çocuğu dereye attı, polis öldürdü, camide içki içti, seks yaptı, onlar birer teröristti, anarşistti ve dahi cehapeciydi. Bazı kanallar ve gazeteler ise ilk günlerdeki hatalarını kabul edip samimiyetsiz bir özür dilemelerine karşın, yurt çapında bir direnişe dönüşen olayları yok sayarak bu ayıba ve kanunsuzluğa dahil olmaya devam ettiler. Mısır’daki antidemokratik gelişmeleri aktarıp tartışırken kendi ülkesinin sokaklarında adalet, eşitlik ve özgürlük istemiyle kenetlenip direnen gençler görmezden gelinmeye devam edildi. Şüphesiz bir başka eza da doğru bilgiye ulaşmak isteyen insanların, olup biteni göstererek başlarda önemli bir işlevi yerine getiren Halk TV’ye muhtaç duruma düşürülmesiydi. Tüy dökücü kremlerin ve Cumhuriyet kitinin bir gereklilik olacağına inanmak üzereydik ki ellerinde akıllı telefonlarıyla olayları aktaran gençler sorumluluk bilinciyle görevbaşı yaptı. Kendi televizyon ve radyo kanallarını, gazetelerini kurdular. Sözün özü Türk ana akım medyası bu süreçte her defasından Jean Baudrillard’ın sözünü onadı, medya haberin ahlaksızlık aşaması oldu. Bu, şeytanın maskesinin düşmesi ve bir nesil için eşine zor rastlanır bir aydınlanma anıydı. Öngörmek hiç de zor değil, yazılı ve görsel basının hızlı ve tarafsız habercilik yapmayarak polisin şiddetini arttırmasına yataklık yapmasını, toplumu güdümleyerek ayrıştırmasını bu nesil asla unutmayacak.

Olayları Kaybettiren Medya

Sokaklarda özgürlüğü ve adaleti savunan, apolitik diye tanımlanan gençler Kürt meselesini ve diğer birçok konuyu yıllardır bu medyada izledikleri gerçeğiyle belki de tüm öğrendiklerini yeniden sorgulamaya, tartışmaya, konuşmaya başladı. Halen yurdun birçok parkında devam eden, demokrasi kavramının ilk çıktığı yerler olan Antik Yunan agoralarını anıştıran mahalle forumları bunun en iyi örneği. Öte yandan 7 Haziran’da yedi farklı gazetenin aynı manşetle (“Demokratik taleplere canımız feda”) piyasaya çıkması bu forumlara bir tezatlık ve fesatlık misali olarak tarihe önemli bir not düştü. İletisiyle, çarpıtmasıyla, usulüyle. Bu olay iktidarın bir gövde gösterisi olmasına ek olarak, egemen anlayışın da açık bir tezahürü olarak belleklerde yerini aldı.

Medyanın Gezi sürecinde izlediği yol bir kez daha gösterdi ki Türkiye gibi demokrasiyle sorunlu ilişkisi olan ülkelerde medyatik denetim toplumu son derece tehlikeli bir eşitsizliği ve şiddeti körükleyebiliyor. Medyanın bu gücü ve iktidarla, sermayeyle olan ilişkisi yeni bir bilgi değil. Ülkemizde de yazılı ve görsel basının bağlı oldukları iktisadi bağları takip etmek irkiltici, karanlık bir tablo çiziyor. Özellikle bazı konularda ve olaylarda bilginin ne zaman ve ne şekilde tüketileceği, hatta algılanacağı sermaye ve devlet tarafından belirleniyor. Ulus Baker’in “medya olaylarımızı kaybettiriyor bize” diye tanımladığı olgu, tekrara ve iletilerin farklılaştırılmasına dayanan gerçeklik algısının yitimi olarak yeniden beliriyor. Bahsi geçen bir olay bıktırıcı tekrarlarla, ya da farklı zamanlar farklı biçimlerde ve mesajlarla (duygusal, politik, biçimsel, enformatif) veriliyor. Baker’in belirttiği gibi bu durumun önemli sonucu dezenformasyon yoluyla zihinleri etkileme değil, “olayları düşünebilir olmaktan çıkarmak” ve “tek düzeleştirmek”. İzleyici (toplum) düşünme yetisini kaybediyor, güdümlenmeye açık hale geliyor. Bunun bir örneğini, kadrosu belli olmayan Genç Parti’nin kendine ait medyası sayesinde %7.25 oy alabilmesi olayında tecrübeledik. Yaşananlar gösteriyor ki medyayı arkasına alan iktidar önümüzdeki seçim sürecinde bu silahını kuşanacak. Nafile olacağı kanısındayım, zira deprem başladı. Taksim Dayanışması’nın belirttiği gibi mücadele zaman ve mekânla sınırlandırılamayacak, bundan sonra da hayatın, kentin ve ülkenin her metrekaresinde, her ânında devam edecek.

Gezi kalkışmasının en önemli kazanımlarından biri şüphesiz ki ana akım medyanın çirkin yüzünün geniş kitlelerce görünür olması. Dünyanın bu en güçlü ve kanlı orudusunun hızını, çevikliğini ve ölümcüllüğünü bir kuşak “canlı yayında” izledi. Anayasal bir hak olan haber alma özgürlüğünün ihlâlini hukukçular takip edecektir diye umuyorum. Öte yandan direnişte öne çıkan sosyal medyanın ana akımı yerinden etmesi mümkün görünmüyor ancak üzerinde güçlü bir etki oluşturması hiç de zor değil. Medyanın demokratikleşmeye katkısının olabilmesi için önce kendisinin bu elekten geçmesi gerekliliği bir kez daha anlaşıldı. Sosyal medyanın zekice ve işlevsel olarak kullanıldığı Gezi direnişi bazı taşları yerinden oynatmış gibi görünüyor; bu, medyanın bağımsızlaşma sürecine de güzel bir katkı yapacak gibi görünüyor.

Gezi kalkışmasına katılan farklı kesimlerden insanlar gösterdi ki medya-toplum-yönlendirme sorusunun şu anki meşum yanıtını ters çevirebilecek erk ve heves bu toplumun bireylerinde mevcut. Hem de damarlarındaki asil kanda değil; yüreklerindeki özgürlük, adalet ve eşitlik ateşinde.

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Nazım Hikmet Ran

Eylül 2013, eXpress Sayı 138