Medeniyet Çağının Maskaraları

Her şey tekerleğin icadıyla başladı. Tekerleğin Mesocricetus Auratus (hamster) ile birlikteliğine varan yolda medeniyet dediğimiz illet hızla yol alırken, insan ormandan ve özünden ayrı düştü.

Birlikte yaşadığı hayvanları evcilleştirdi, her geçen gün artan gündelik işlerinde kullandı. Gittikçe yeryüzünün diğer sakinlerinden kendini üstün gören insan, hayvanı bir eşya gibi algılamaya başlarken farkında dahi olmadan doğadan uzaklaştı, kendine taşlardan barınaklar yaptı, betonla füsunkâr bir sevdaya tutuldu, ağaçları kestikçe gücünü onadığını sandı. Palazlandı, doğaya hükmettikçe kendi gücünün etkisiyle esridi, diğer canlılara ezayı yaşamının bir parçası haline getirdi. Hayvanları kafeslere tıkıp toplu hapishaneler inşa etti, girişine gişeler koydu. Anneler, babalar haftasonları çocuklarının ellerinden tutup eğlence ve eğitim amaçlı bu hapishanelerin yollarını tuttu. Maymuna fıstık atıldı, lamayla fotoğraf çektirildi, filin ayağındaki prangayı görmeden büyük kulaklarıyla ilgilenildi. Çocuklar sirklerde köleleştirilmiş, mutsuz ve şaşkın takla atan köpeği çok sevdi. Bitap düşmüş sersefil atlar çektikleri faytonlarla sevgilileri romantik gezilere çıkartırken uygar insan aşk üzerine romanlar yazdı, hayvan dostlarını unuttu. Medeniyet çağının maskaraları dört ayaklılardı.

Hakikaten de hayvanat bahçeleri ve sirkler çocuklar için eğiticiydi, körpe dimağlar hemen öğrendi: İnsan diğer canlılara hükmedendi ve bu meşruydu. Tasmayla bir canlıyı zapturapt altına alır ve itaat beklerken, cereyanlı tellerin arkasına tıktığımız kaplana güçlünün kim olduğunu gösterirken insanlar arasında da bir ayrışma olabilirdi, oldu. Sözün kısası türcü düşünce faşizme giden kanlı yolda insanın yavrularını zehirlerdi.

Velhasıl kelâm sonunda tekerlek hamster, nam-ı diğer Mesocricetus Auratus ile buluştu. Yani bizim anne evinde. Bu yazıyı kaleme aldıran, küçük yeğenimin bir eza evinden kinaye hayvan dükkanında tekerleğinin içinde dönen hamsterı görmesiyle başlayan gelişmelerin peşisıra gelen düşüncelerdir. Annesi kızının bu isteğine direnemeyip, ister istemez hamsterı almaya karar verdiğinde bir kenara çekildim. Dokuz yaşındaki küçük bir kıza bu hayvan dükkanlarından ya da başka bir yerden para vererek hayvan almanın, onları birer eşya gibi görmenin kötü bir şey olduğunu nasıl anlatabileceğimi düşündüm. Bildiklerimin hepsinden bahsedemezdim, zira hafızam katran bilgiyle doluydu. Hayvan dükkanlarının gelişmiş ülkelerde kirli bir sanayinin, kana bulanmış canlı ticaretinin vitrinleri olduğunu, ülkemin de bu zifir mecraya doğru hızla adımladığını nasıl anlatacaktım. Misal, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) her yıl ortalama bir buçuk milyon hayvan bu dükkanlardan alındıktan sonra çeşitli nedenlerle barınaklara bırakılıyor (terk ediliyor) ve kısa bir süre içinde uyutuluyor. “Sevdiğin, sana yardım eden, seni çok sevdiğini hissettiğin bir arkadaşın durup dururken seni terk etse ve sonra alınıp zorla soğuk bir kafesin içine tıkılsan ne hissederdin” diye konuya girsem uygun olur muydu? Ölümden henüz bahsetmeden… ABD’deki bu barınaklara o kadar çok evcil hayvan geliyor ki artık oralarda yer kalmıyor, düzen -çaresiz!- çözümü can almakta buluyor. Bu barınaklarda pazartesi, salı ve çarşamba odaları var, biliyor muydu? Yani pazartesi, salı ve çarşamba günü uyutulacakların, öldürüleceklerin olduğu odalar. Hayvan dükkanından bir aylıkken satın alınan, iki ay sonra bir barınağa (ölüm evine) bırakılan bir kedi sahip bulamadığı için birkaç saat içinde uyutulacaktı, bunu nasıl anlatabilirdim? Bunun için belki henüz erkendi ve ben pedagojiden nice fersah uzaktım. Sonra mesela küçük bir kıza köpek üretim çiftliklerinden bahsetmek için nasıl bir eğitimden geçmiş olmak gerekiyordu? Başlarını dahi çeviremedikleri küçük kafeslerde altalta üstüste istiflenmiş, sık sık çiftleştirilen hayvanları, kirli odalarda doğup da ancak bir kısmı hayatta kalan yavruları, gözlerini açamadan annelerinden uzaklaştırılışlarını, hor görülüp dövülen bakımsız anne köpekleri ne zaman anlatacaktım. Peki ya bu tür çiftliklerin müşterisi olan hayvan dükkanlarından alınan kedilerin, mobilyalara zarar vermesinler diye (satıcının ücretsiz bir hizmeti olarak) dilenirse tüm tırnaklarının söküldüğünü anlatsam? Zaten evde yaşıyorlarmış, ihtiyaçları olmazmış. Sonra da desem ki: “Bunu yapan hayvanseverlerin arabalarının arkasına ‘I love my pet – Evcil hayvanımı seviyorum’ çıkartması yapıştırıp, her fırsatta kendilerinin birer hayvansever olduklarını söylemeleri bile bu dünyanın riyakarlığını, acımasızlığını ve yanılsamadan ibaret olduğunu anlamana yarayacak bir acı bilgidir.”

Erken olurdu, söylemedim. Yaşı biraz ileri olsaydı, dünyanın birçok ülkesinde kürtaja karşı olan insanların iğdiş mantığından bahsedebilirdim. Diyorlardı ki yaşama hakkı önemlidir, kutsaldır ve dahi bir hayata son vermek günahtır. Oysa hayvan sanayini besleyen ve tam da bu yüzden ziyade ölümlere neden olan, parayla bir can satın alınabileceğine inanan itaat ettirme meraklıları da bunları söyleyenlerdendi. Tanrının evinde kürtaj karşıtı konuşan din adamları bu çirkin pazarın üzerine bir kelam dahi etmezlerdi, işin içinde para, kendi erkini kendi yaratan bir düzen, kadim bir riya vardı. Bu da ona ikinci acı bilgi olurdu.

Dedim ya, erkendi, söylemedim. Söylenemeyen sözcükler yine kağıt üzerinde özgürleşti; birileri belki bu satırları okur da çocuklarının gözlerine bakarken pazartesi odasındaki yavru kedinin hüznünü, çaresizliğini hatırlayıp zamanı geldiğinde uygun konuşmayı yapar diye bu metin yazıldı. Google hazretleri de bu meşum sanayinin, hayvan dükkanlarının ve bahçelerinin sakil yüzlerini görmelerinde onlara yarenlik edecektir. Biliyorum ki bu metnin yayınlandığı yerde barıştan bahseden satırlar olacak. Oysa bir annenin çocuğunun elinden tutup haftasonu hayvanat bahçesine götürdüğü ve hayvan dükkanlarının şehirlerimizde pıtrak misali çoğaldığı sürece barıştan, kardeşlikten, adaletten bahsederken hep çolpa kalacağız.

14 Aralık 2014, bianet