Murathan Mungan Üzerine Hemsohbet: Her Yere Aynı Uzaklıkta Bir Yer (bianet, 16 Aralık 2016)

Büşra Akova ve Ömer İzgeç edebiyat sohbetlerini bianet için derliyor. Hemsohbet adını verdikleri ilk sohbet Barış Bıçakçı’nın kitapları etrafındaydı, bu ikincisi Murathan Mungan’ın üç kitabıyla ilgili.

Hemsohbet Osmanlıca – Farsça kökenli bir kelime, sohbet eden arkadaş anlamına geliyor.

Murathan Mungan’ın kitapları Mezopotamya Üçlemesi: Geyikler Lanetler, Cenk Hikayeleri, Lal Masallar, bu haftaki hemsohbetin “konukları”…

image copy

Büşra Akova:Dünyanın basit kuralları var. Yuvarlak her şeyin basit kuralları var. Yuvarlanır, durur, salınır, titreşir. Hepsini formülize edip ne olacağını öngörebiliriz ya da ne olduğunu izah edebiliriz. Her durumu bir öncekinden farklı yapan, tetiklediği diğer olaylar yalnızca. Bunun insan için de geçerli olduğunu düşünmek çok yanlış bir yaklaşım olmayabilir. “Yürüme sırasında kalça eklemimizin yaptığı hareketin matematiksel ifadesinin, yuvarlanma formülleriyle özdeş olduğunu gördük,” demişti okulda bir hocam. Fiziksel olarak dönen bir şeyin içinde yuvarlanırken, ruhumuz da bu dairesel sınırların mecburi şartlarından  payına düşeni alıyor. Murathan Mungan, Geyikler Lanetler’de çok dikkate değer bir laf etmişti, okuduğumdan beri kafamda döner:

“Hem çok fazla garba giden, sonunda şarka çıkar diye buyrulmuştur. Mâlûmunuzdur. Sözün kısası nereye gideceksek, dünyanın yuvarlak olduğunu unutmadan gidelim.”

Ömer İzgeç: Keşke içinde Mungan geçen her muhabbet dönüp dolaşıp Geyikler Lanetler’e gelse. Olmaz tabiî. Bir tiyatro metni olması ve bizim okuma alışkanlıklarımızdan dolayı birçok okuyucunun gözünden kaçmış bir eser olduğunu düşünüyorum. Farklı yönleriyle Türkçe edebiyatın zirvelerinden biri bence. Lafa döngüsellikten girdiğin iyi oldu. Geyikler Lanetler’le tamamlanan Mezopotamya Üçlemesi gelenek, töre gibi kavramların etrafında dolaşır. Bu kavramların da dairesellikle, tekrarla ilintisi güçlü haliyle. Yine Geyikler Lanetler’in bir bölümünde şöyle denir:

“Bir zamanlar şarkın şimal tarafında, çok büyük bir kasır varmış. Diyeceksin ki şark neresi? Şimal neresi? Nerenin şimali? Diyelim ki her yerin şarkı, her yerin şimali olsun. Her yere aynı uzaklıkta bir yer olsun.”

Burada aslında, metinde farklı şekillerde gerçekleştirmek istediği bir şeyi yapıyor Mungan. Anlatısını zamandan ve mekândan soyutluyor. Bu da masalsı, mistik bir havaya büründürüyor eseri. Öte yandan bu şark, şimal, garb kullanımı senin de bahsettiğin döngüsellikle, metnin merkezindeki mevzularla da bir âhenk yakalıyor. Geyikler Lanetler’in izleklerinden biri de doğa ile kendi yarattığı töreler, kurallar arasında sıkışıp kalmış insandır. Dediğin gibi fiziksel olarak dönen bir şeyin içinde yuvarlanırken, ruhumuz da payına düşeni alıyor. Bununla kalmayıp,  yuvarlanmayı kurallarla daha da kısıtlıyoruz.

Tüm bunlara ek olarak, metnin çok kuvvetli politik göndermesini de unutmamalı: Birinin yeni yurdu, eskinin zindanıdır. Bu da bir başka döngüsellik sanırım.

BA:Birinin yeni yurdu, eskinin zindanıdır,” cümlesinde geçen yurt imgesi mekândan çok zamanı işaret ediyor gibi. Her ne kadar yurt dendiğinde toprağı düşünsek de eski ve yeni işin içine girdiğinde, geride kalmış bir şeyler öne çıkıyor. Zamanın mevcûdiyetinin, varlıkların değişiminden başka bir kanıtı yoktur nihayetinde. Bu durumda tüm varlıklar zamanın bedeni sayılabilir. Geyikler Lanetler özelinde ise, varlığı insanlar ve diğerleri diye ayırmak da yerinde olacaktır. Çünkü içgüdüsel olmayan seçimlerin kader üzerindeki değiştirici etkisi hikâye boyunca hissediliyor.

Senin de vurguladığın gibi Mezopotamya Üçlemesi’nin hikâyelerinde silikleşen mekânın ve zamanın tüm boyası insan davranışına akıp, onu öne çıkarıyor. Aklımıza “öyle davranılan bir yer” ya da “böyle düşünülen bir zaman” gibi gizli öznesi insan olan imgeler bırakıyor Mungan. Hikâyenin geçtiği zaman ve mekân insanın huyu oluyor. Tabii tersini söylemek de mümkün; zamanın ve mekanın huyu insanın kaderi oluyor. Cudana da şöyle diyor kitabın sonlarına doğru:

“Lanet laneti çekiyor

günah günahı

kurban ile katil yer değiştiriyor yalnızca

bizse buna lanet ve adalet diyoruz”

Öİ: İçgüdüsel olmayan seçimlerin kader üzerindeki değiştirici etkisi sözün önemli. Pek bir övündüğümüz aklımız, aynı zamanda lanetimiz de. Bu aslında tragedyanın da mayası. Süregideni, düzeni değiştirecek bir olay yaşanır ve tragedya bu değişimin, onun getirdiği acıların üzerinde yükselir. Akıştaki bu bozulma, olan dengenin yitimi kökeninde insanlık hallerinden doğar. Ancak ince bir çizgi var burada. İnsan seçimlerini sonuçta uyum için, varolana, değişime ayak uydurmak için de yapıyor. Lanetler, tüm olanlar Hazer Bey’in aşiret dışından olan Kureyşa’yla evlenmesi ve sonrasında da aşiretini göçebelikten, yerleşikliğe geçirmesiyle başlıyor hikâyede. İkisi de töreye karşı geliş ve bu da fazlasıyla insanla ilgili bir mevzû. İlk etapta, Hazer Bey’in seçimi içgüdüsel olmayan bir karar gibi görünebilir. Ancak Hazer Bey devranın değiştiğini, ona söz geçiremediği için aşiretine söz geçirdiğini söyler. Konmanın, yani yerleşikliğe geçişin bir zorunluluk olduğunu anlarız. Uyuma yönelik her şeyin, hayatta kalmak üzerine içgüdüsel bir davranış olduğu söylenebilir.

BA: Tabii ki söylenebilir. Ancak burada aşiretin kaderini değiştiren seçim Hazer Bey’in yerleşik hayata geçmesi değil, Kureyşa’nın buna verdiği ve deliliğe kadar varan aşırı tepkisi. Bu reddediş, sonrasında hikâyedeki her karaktere sirayet edecek olan felaketler zincirini tetikliyor. Olaylar hikâye boyunca denk geldiği her insan faktörüyle, yönünü değiştirerek akıyor. Akıştaki bozulmaya sebep olan, senin yukarıda insanlık halleri dediğin şeye ben içgüdüsel olmayan seçimler diyorum.

Tragedyayı, seçimlerle değişen kaderin sonucunda ortaya çıkan acıların beslediğinden bahsettin. Geyikler Lanetler’de acının yanında intikam ve korku duyguları da oldukça yoğun. Metnin en zengin tiradları da bu korku ve intikam duygularının sonucu gelen lanet okumalar. Hatta özellikle dokuzuncu lanet, Gezi olayları sırasında sosyal medyada sıkça paylaşıldı. Okuru tarafından politik bir konuda kullanılması dışında da zaten hikâyenin kendisinde politik izlekler çok yoğun. Peki tragedya içinde politikaya yer var mı?

Öİ: Geyikler Lanetler bir tragedya diyebilir miyiz, emin değilim. Öncelikle biçimsel olarak tragedyaya uymuyor. Yer-zaman-olay, yani üç birlik kuralını göremeyiz misal. Öte yandan günah, ceza, kader, ahlâk, gelenek, hatta senin belirttiğin korku duygusu gibi, tragedyalarda yer alan kavramları yoğun bir şekilde kullanıyor. Metinde doğaüstü varlıklar da var. Kesik Baş, cinler, efsuncular, hayaletler gibi. Tragedya olup olmamasından bağımsız, Geyikler Lanetler’in son derece keskin politik göndermeleri, değinileri var. Yerlerinden edilen geyiklerin laneti mesela. Yazarının da yetiştiği coğrafya düşünüldüğünde daha bir anlam kazanıyor. Yeni bir ülke kuruluyor, bir coğrafyanın insanlarının geçmişi, gelenekleri, dilleri yok sayılıyor, halkı yurtlarından sürülüyor. Yeninin yurdu, eskinin zindanı ya da mezarı oluyor. Daha evrensel bir şekilde düşünüldüğünde ise, dengesi bozulan doğanın dönüp dolaşıp insana da zarar verdiği okuması yapılabilir.

Lanetlerin, Gezi Kalkışması’nda kullanımını kaçırmışım. Ne diyeyim, muhatabı dolayısıyla yakışmış. Amin. Öte yandan bu tabii ki metnin politik yapısı hakkında bilgi vermiyor. Gezi de zaten politik bir direnişten çok daha fazla bir şeydi. Aksine, yıllardır apolitik diye eleştirilen kuşakların öncülüğünü yaptığı, yaralandığı, dayak yediği, öldüğü has, yoğun, çok farklı, onurlu bir direnişti. Hayat görüşleri birbirlerinden son derece farklı olan, bundan bağımsız sokaklara dökülenler, en basit anlamıyla yaşama haklarını savundular.

Geyikler Lanetler’in albenilerinden biri de bu sanırım. Farklı okumalara, mevzulara kapılar açıyor. Geri dönmek üzere bu metinden biraz uzaklaşmaya çalışsak, Mungan’ın o dönemde verdiği, üçlemeyle ortaklıkları olan diğer eserlerine varırız herhalde. Cenk Hikâyeleri ve Lal Masallar hakkında ne düşünüyorsun?

BA: Yoğun ve hacimli bir soruyla geldin Ömer. İki kitap da beni belli kavramlar üzerine çok düşündürmüştü. Cenk Hikâyelerin’den başlamak istiyorum. Hikâyeler boyunca sürekli savaşan, dostlukları bile savaşları kadar hasarlı geçen erkekleri izliyoruz. Bu mücadeleleri başta güçlü görünen tarafın değil de düşmanı karşısında yenilgisini kabul eden tarafın kazanması çok ilgimi çekmişti. Binali ile Temir hikâyesinde Temir’in ölümü kabullenişi, Binali’nin silahına sürdüğü asıl kurşun olan ölüm korkusunu etkisiz hale getiriyor. Düşmandan çok av olan Temir’in olası ölümü, avcıyı tatmin etmez oluyor. Cenk Hikâyeleri’ni bitirdiğimde şöyle bir kanıya varmıştım: Erkeğin kendisi bir silahtır. Dolayısıyla varlığı bir savaşa ya da en azından bir savaşın ihtimaline muhtaçtır.

Öİ: Bu çıkarsamanı çok sevdim. Erkeklik durumu son dönemlerde eril dil üzerinden bir hayli gündeme geldi. En azından edebiyat ortamlarında sözü geçmeye başladı. Konuşmaları, metinleri cinsel içerikli küfürlerden, kadın organlarından arındırmanın eril dili, algıyı ortadan kaldırmaya yeteceği düşünülüyor sanırım. Carol Adams, Etin Cinsel Politikası kitabında eril kültürün, kavramların içini boşaltarak algıyı saptıran bir dilden beslendiğinden bahseder. Dil tarafsız değildir, yalnızca düşünceleri taşıyan bir araç olarak algılanmaması gerekir. Dil, bizzat düşünceleri şekillendirir. Birçok kültürün efsane ve öğretilerinde kadının erkekten aşağı, bir hizmet ehli olarak biçimlendirilerek “birisi” olmaktan çıkarılıp, “bir şey”e indirgendiği görürüz. Bedenlerin denetimi, tahakküm, dolayısıyla senin de belirttiğin gibi bir savaş haline muhtaçlık durumu var. Mevzu organlardan derin yani. Bu bağlamda Mungan’ın dilini çok tartımlı ve doğru, kavrayışını ise derin buluyorum. Onun kavrayışını, hassasiyetlerini edebiyat dışındaki duruşlarında, konuşmalarında da görüyoruz.

Bu arada dile vurgu yaptık ancak bu bahsettiğimiz metinlerde yoğun bir çalışma da var. Mungan coğrafyanın anlatılarının, folklorünün, geleneğe dair zengin birikiminin izini sürmüş, neredeyse bir görev bilinciyle derlemiş. Bir hikâyesinin ardındaki özel okumaları, araştırmaları tahmin edebiliyorum.

Lal Masallar’ın da çok incelikli, destansı anlatısıyla ahenkli bir dili vardı. İzlekleri farklıydı tabii ki. Sendeki yansılarını merak ettim.

BA: Lal Masallar’da yol imgesi hem somut, hem de soyut anlamıyla kafama kazınmıştı. Özellikle Azer ile Yadigar hikâyesinde, Azer annesini obadan ayrılışına ikna ederken şöyle söyler:

“Sil yüreğinden kara bulutları ana. Bir zaman gurbet tepsin ayaklarım, bir zaman gurbet avaresi olayım, ta ki yüreğimdeki gurbetten sıyrılana dek diyar diyar dolanayım.”

Mungan burada tam neyi kast etmiş bilemeyiz tabii fakat benim için yürekteki gurbetin tek sebebi, var oluşumuzun maksadını bulamayışımızdır. Yürekteki gurbet olgusu ilk hikâyede içime düşünce, tüm kitabı bu düşüşün sızısıyla okudum. Mungan metinleri akıl için bir maceradır, düşmeler bitmez. Yine aynı hikâyede, Azer ozanlarıyla ünlü bir köye varır.  Sazının ustalığıyla mest ettiği diğer ozanlar töreleri gereği aralarında altın toplarlar ve Azer’e verirler.  Azer altınları kabul etmek istemez ve şöyle der: “Hayır ağalar, şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var. Şu hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var.”

Öİ: Bu söze ben de takılmıştım. Sade bir şekilde birçok öğretiyi içinde barındırıyor aslında. Burada, Anadolu terbiyesine özgü çok tanıdık bir mütevazılık, bilgelik, kavrayış var. Kâinatta bir zerre olduğumuz algısından da beslenen bir duruştan bahsediyorum. Bu algı aslında İslamiyet’in ve hatta imparatorluğun özündeki kulluk olgusunun da bir getirisi. Öte yandan, bir zerrenin dahi yok sayılamayacağı düşünüldüğünde farklı kapılar açılıyor. Buradan başlayıp kadercilik, hür irade, tek bir insanın etkisi tartışmalarına kadar uzanırız. Bu sözün araladığı öteki pencereyi de kaçırmamak gerekiyor sanırım. Yaşanan her türlü kıyımda, acıda, dolaylı ya da dolaysız bizim de parmağımız var. Doğaya zararlı olduğunu bildiğimiz hidroelektrik santrallere karşı çıkıp da, bir nehirden hemen biraz uzaklıkta bulunan ve o nehre kurulmuş santralin ürettiği elektriğin çalıştırdığı klimayla donatılmış otelde konaklamak gibi tezatlardan bahsediyorum.

İçinde Geyikler Lanetler geçen muhabbetin laneti de bu sanırım, dallanıp budaklandık yine.

BA:Bu çok normal. Geyikler Lanetler içinde bir sürü felsefe kitabı barındıran büyük bir kütüphane gibi. Her okuyuşumda fark ettiğim yeni yeni raflar, kitaplar ve fikirler oluyor. Bu yazı için giriştiğim son okumada ise Hazer Bey’in şu büyük sorusuna takıldım: “İnanç, gerçek değil midir Kureyşa?” İnsanın genel olarak inanmaya doymadığı aşikâr. Kendi uydurduğumuz doğrulara inanıyoruz, dinlere inanıyoruz, içimizdeki iyiliğe ve acı veren her kavramın kötülüğüne. Gerçek kavramı daha kafamızda net değilken, bir de inandıklarımızın gerçekliğini sorgulamanın neye ne faydası dokunur bilemesem de kendimi düşünmekten alamıyorum. Felsefenin de doğuşunu sağlayan, insanın varoluş amacının ne olduğu sorusu da bir noktada gerçeğin belirlenmesi ve ona ulaşmanın yollarının aranmasına dayanıyor. Sümer mitolojisinde, tanrıların kendi işlerini yapmaları için insanı yarattığı geçer. Fakat bu sırada çok sarhoş ve uykulu olduklarından yaratılan ilk insanlar oldukça kusurludur. Benim dinlediğim en mâkul hikâye bu sanırım. Binlerce yıldır oynana oynana karışmış bu arayış yumakları bizim ömrümüze denk gelen bir zamanda çözülmeyecektir elbet.

Öİ: Gerçeğin aranışı ezeli bir mevzu. Varoluşuna bir anlam yükleme çabası biz insanlara özgü sanırım. Dinlerin, öğretilerin, felsefenin, farklı açılardan bilimin ilgi alanına giriyor. Bu arayışta, işin içine bir de dil girince gerçek kavramı daha muallak bir zemine oturuyor. Çünkü özdeşlik ilkesinin inkârı olan dil, rasyonel değildir. Dilde “hem-hem de” söz konusudur, bir şey hem a hem de b olabilir. En basitinden, birden fazla anlamı olan bir kelime, ifade veya cümle belirsizdir. Sonuçta, arayış içsel bir şey olsa da ifadelerimizi dil vasıtasıyla aktarıyoruz. Hatta dil gibi belirsiz bir araçla düşünüyoruz. Daha önce belirttiğim gibi, dil düşünceleri taşıdığı kadar, onları şekillendiriyor da. Ek olarak, Einstein’ın zaman, mekân ve hatta evrenin belirsiz olduğunu göstermesiyle belirsizlik, gerçeğin göreceli oluşu en sağlam kazığımız olan bilimi de yerinden oynattı. Gerçek belki de bu belirsizliğin bahçesinde yeşeriyor, bize de orada mı yoksa şurada mı bakmak, aramak, şaşırmak düşüyor. Bulsak da, hepimiz farklı açıdan göreceğiz zaten gerçekliği.

Lafı, hakîkate dair kıymetli sözler eden Geyikler Lanetler’e bırakıp, burada duralım dilersen.

BA: Duralım.

“Kasım öldü mü? Ölmedi mi?

Elbette biliyorum bu sorunun karşılığını

Ama artık bilmek yazgımıza yetmez”

“İnsan, umuduyla hayatını birbirine karıştırmamalı.”

“Kurban almanın tarihi, kurbanın ömrüne bağlı.

Cellat da kurbanı kadar yaşar, daha fazla değil.”

“Erkek dediğin yüreğinde taşırmış kendi rahmini.”

“Fırtınalı ruhların

fırtınalı havalarda sakinleşmesi gibi

İçimdeki gazabı dışımdaki dünyada görünce uysallaşıyorum”

“Güneşin kavmindeki gölge

Zamanın mızrağı beden

-Böl günü ikiye

-Böl yazgıyı ikiye

İkiye katlanan döngü

Kendini dönen daire!”

(BA/Oİ/AS)

Büşra Akova

Mekanik tasarım mühendisi olarak çalışıyor. Öyküleri, şiirleri ve kitap incelemeleri daha önce çeşitli dergiler ve gazetelerde yer aldı.

Ömer İzgeç

Öykü, inceleme, deneme metinleri daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde yer aldı.  BirGün kitap için kitap incelemeleri yazıyor. “Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu” isimli ilk romanı 2012 yılında Ayrıntı Yayınları tarafından, ikinci romanı “Bozadam” 2014’te İthaki Yayınları tarafından yayımlandı.