Yoksa*

Srebrenitsa Katliamı’nda cinsel şiddete maruz kalan kadınlara…

 

Yüzünü göremiyorum, gözlerine bakamıyorum. Şimdi sana bir Temmuz gecesinde olanları anlatacağım. Yüzümü göremeyeceksin, gözlerime bakamayacaksın. Karanlıklardan bahsedeceğim. Yüreğin sızlayacak, ürpereceksin. Birlikte üzüleceğiz. Buradasın, beni dinliyorsun. Bunun bir anlamı olmalı.

Anlatacaklarımın ilk kısmı gerçekleşirken henüz orada değildim. 11 Temmuz gecesinde, saat 23.31’de, o gün yaşananların izleri, hisleri ve ağırlığıyla doğdum. Sonrasındaki birkaç saat ise ömrümdür. Uzun ve sancılı. Söyledim ya, hikâyem kapkara.

Başlıyorum.

Bir ormandayız, burayı hiç unutmayalım.

Bulutlar gün boyu yağdırdıkları yağmurdan tatmin, seyrelmiş. Açık gökyüzündeki ayın ışığı ağaçların dallarından süzülüp karanlığı yer yer silmiş. Biraz ötemizdeki aydınlık yamasında bulunan ağacın altında Mirsad oturuyor. Tüm kuvveti çekilmiş, ruhu bu yamalı orman gibi kevgire dönmüş. Temmuz ya, sıcak, ancak bu gece bir başka. Buna rağmen Mirsad soğuk soğuk terliyor. Oysa bacağındaki yara hızını almış, sızısı dinmiş. İlerideki nehrin şırıltısını, ufak esintilerle salınan yaprakların hışırtısını duyuyoruz. Ağaçların gövdesinde yürüyen karıncaları, ıslak toprağın altındaki solucanları da duyuyor musun? Dinle. Postal sesleri… İşte bu hiç iyi değil. Şimdi sesleneceğim, Mirsad’ın beni ilk duyduğudur:

­ “Mirsad… Mirsad… Etrafına bak, çık içinin karanlığından, dikkâtli ol Mirsad. Bak etrafına, senin gibi kaçıp kurtulmuşlar var, onlara karış, her bir yüze tek tek bak. Kız kardeşin aralarında Mirsad. Bu orman tekin değil. Nirha’yı bul ve hemen kaç. Ah bilmiyorum Mirsad, sorularının yanıtları bende değil. Neden? Tüm bunlar neden oluyor… Haydi doğrul, kardeşini bul ve onu da alıp kaç Mirsad. Çabuk ol…”

Orman yeniden karardı, fark ettin mi? Şimdi bulutlar tek nizam, ayı perdeliyor. Bak, kayboldu bile. Postallılar yaklaşıyor.

Benim kim olduğumu merak ediyorsun. Söyledim ya, seni alıp getirdiğim şu Temmuz gecesinde doğdum. Mirsad’ın fısıltısından, yakarışından, çaresizliğinden, korkusundan, kalp ağrısından, gözlerinin önünden hiç gitmeyen görüntülerin cerahatinden, sonra da nefretinden doğdum. Mirsad’ın tek kelimesinden.

“Neden?”

Doğdum.

“Tüm bunlar neden oluyor, niçin öldürülüyoruz?”

Öldüm.

“Bu vahşet, onca masum can… Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, sakatlar, ah anam, canım kardeşim, arkadaşlarım…”

Büyüdüm.

Ben Mirsad’ın yalvardığı, veryansın ettiğiyim. Onun dualar bıraktığı, korkup da sığındığı yerim. Çaresizliğiyim, delirmesinin eşiğinde saçlarını okşayan, terli yüzüne hafif bir ferahlık konduranım. Mirsad’ın yarattığı gölgeyim. Beni o doğurdu, konuştu, sordu ancak sesimi hiç duymadı. Sonra uğultular arttı. Etrafıma baktığımda ormana sığınmış diğerlerinin yarattığı gölgeleri gördüm, sesleri duydum. Mirsad gibi katliamdan kurtulanların gölgeleri konuşmaya başladı. Biz sessiz ve görünmez bir ordu, yalnızca birbirimizi işittik. Gürültü, hem de nasıl bir gürültü…

“Ragib, kendini bırakma, katledilen yakınların için… Kendini koyuverme. Gayret et… Bak…”

“Salih, ah Salih, tüm bunların nedenini bilmiyorum. İyi olacak mı, kurtuluş var mı, bilmiyorum.”

“Çalıların arasından sesler geliyor Fatima. Doğrul, toparlan, kaç, geliyorlar… Fatima…”

“Tüfeğin kabzasındaki kan… Gördüm Ahmet, gördüm. Sonrası? Kalk Ahmet, buradan gitmelisin. Şimdi. Hadi kalk…”

“Evet, onlar da öldü Munira. Anan, baban, kardeşin, Jasmina… Ah o da, evet…”

Postallılar toprağı eze eze yaklaşıyor. Biraz sonra güzel şeyler olmayacak, bunu sen de sezmişsindir. Ama gel, şimdi birkaç saat öncesine gidelim. Dedim ya, ben şimdi duyacakların esnasında henüz doğmamıştım. Dinle, şimdi Mirsad anlatacak. Gözlerini kapat ki daha iyi görebilesin.

Mirsad’ın Anlattığıdır

Köyümüze yaklaşmakta olduklarını öğrenince bazılarımız sığınacak yer aradı, bazılarımız da gelenlerin barış güçleri olduğuna inanıp meydana toplandı. Ben ailemle birlikte eski akü fabrikasına saklandım. İçeride kırk, belki elli kişiydik. Dışarıdan gelen sesler azalmıştı. Bekledik. Endişeyle, korkuyla ve de merakla. Daha sonra tek tük silah sesleri, bağırışlar, çığlıklar duyduk. Belli ki gelenler barış güçleri değildi. Endişemizi içimize mıhlayıp sustuk. Birbirimize sokulup tek bir hedef olmaktansa farklı yerlere dağıldık. Anam ve babamı diğer yaşlılarla birlikte biraz ötemizde yere oturttuk. Gençler geceleri bu metruk fabrikada toplanıp şarkı söyler, muhabbet edip eğlenirlerdi. Buraya eski bir kanepe ile koltuk getirmişlerdi. Ben kanepenin, kardeşim Nirha da yanındaki koltuğun arkasına saklandık. Birbirimizi görebiliyorduk.

Fabrika kapıları tekmelenerek açıldığında Nirha’ya baktım. Gözlerindeki korkunun beni endişelendirmek yerine kuvvetlendirdiğini fark ettim. Kendimden ziyade onu düşünüyordum. Buradan çıkmalıydık.

Sonra başımı biraz uzatıp anama baktım. Tesbih çeken parmakları durmuş, dudakları hızlanmıştı. Sanki eski günlerden bize kalan yalnızca o dualardı artık. Askerlerin gülüşmelerini, yarım yamalak anladığımız konuşmalarını duydum. Komşularımızın, arkadaşlarımızın diliydi, az çok biliyorduk. Ardından bağırışlar, yakarışlar işittim. Yanağımı yere yapıştırarak kanepenin altındaki dar boşluktan baktım. Bir silah patladı, sesi duvarlarda yankılanarak çoğaldı. Tüm bunların arasında bir başka ses vardı, şu anda kulaklarımda hâlâ dolaşan odur. Sakib’in bedeninin yere düştüğünde çıkardığı tok ses. Etinden, kemiklerinden çıkan o son ses. Sakib’in yere yığılmasıyla babası askerlerin üzerine atıldı. Onu da tutup yere yatırdılar. Oğlunun hemen yanında babasının suratını gördüm. Yere paralel, sanki bir an göz göze geldik. Yine o ses. Etler ve kemikler. Postallılardan biri elindeki tüfeğin kabzasıyla kafasına vurdu. Yalnızca kemik. Kemik, yine kemik. İniltisi kesilene kadar… Gözlerimi yumdum. Bunların daha başlangıç olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk.

Ardından birkaç kere daha silah sesi ve beraberinde bağırışlar, yakarışlar, inlemeler geldi. Bir süre sonra hepsi kesildi. Yalnızca askerlerin konuşmalarını işitiyordum. İçerideki herkesi duvara dizdiklerini gördüm. Ayaklarından anamı seçtim. Askerlerden biri kolundan tutup sertçe çekmiş olacak, anam dengesini zor koruyarak duvara ilişti. Yerimden doğruldum. Öfkeyle, çaresizlikle. Nirha’nın dehşetle kararmış gözlerine denk geldiğimde geri çöktüm. Gözlerimi yumdum. Sanki mermi sesleri daha da artmıştı. Anamın son duası dudaklarından dökülüp bize doğru yuvarlandı.

Gözlerimi açtığımda bacağımdan sızan kanı gördüm. Etraf sessizleşmişti. Nirha’ya olduğu yerde kalmasını, ses çıkarmamasını işaret ettim. Postallılar bir süre sonra aralarında konuşarak fabrikayı terk etti. Başımı uzatıp baktım, yerdeki kan gölünde yatan ölüleri görünce öğürdüm. Doğrulup Nirha’ya koştum, elinden tutup kaldırdım. Arka tarafta, ormana bakan bir kapı vardı. Etrafı dinledikten sonra dışarı çıktık. Ağaçlara doğru koşarken başımızın üzerinden mermiler geçmeye başladı. Nirha’ya aynını yapmasını söylerek yere attım kendimi. Beni duymadı, koşmaya devam etti ve biraz ilerimizdeki çalıların arasında kayboldu. “Nirha,” diyebildim sessizce, devamı boğazımda düğümlendi.

Ormana beş yüz metre kadar vardı. Bulunduğum yerde sessizce durdum, etrafı dinledim. Nirha’nın gittiği yolu sürünerek kat ettim. Bir saat kadar sonra ormana vardığımda hava kararmıştı. Nirha’yı merak ediyor ama ismini bağıramıyordum. Ayağa kalkmaya çalıştığımda acıyla yere yığıldım. Bacağımdaki kanama durmuştu ancak sanki içinde yüzlerce diken yer değiştiriyordu. Yeniden kalktım, topallayarak büyük bir ağaca yaklaştım. Ardıma döndüğümde aşağıda köyümüzün tek tük ışıklarını gördüm. Sessiz ve karanlıktı. Uzaklardan gelen kahkahaları, onlara karışan zafer şarkılarını duydum. Tanıdık sözler, ezgiler kalbimi sıkıştırdı. Ağacın ormana bakan tarafına yaslanarak oturdum. Nefesim hızlanmıştı. Bir yandan terliyor, bir yandan da üşüyordum. Nirha’yı bulmak için yerimden doğrulmaya çalıştım ancak tekrar yere yığıldım. Tüm kaslarım ağrıyordu. Sırtımı ağaca verdim. Kulaklarıma fabrikadaki bağırışlar, kahkahalar, taşa çarpan etlerin sesi doldu.  İçimdeki kelimeler tenimi, derimi yararak geçti.

“Neden?”

“Tüm bunlar neden oluyor, niçin öldürülüyoruz?”

 “Bu vahşet, onca masum can… Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, sakatlar, ah anam, canım kardeşim, arkadaşlarım…”

Bir mırıltı vardı, sanki bana yanıt veriyordu.

Mirsad… Mirsad…

Başım dönüyordu.

 

Bir Gölgenin Gördüğüdür

Bak Mirsad gözlerini açtı, belki de beni, adını çağırdığımı gerçekten duyuyor. Doğruldu yerinden. Bu iyi işte. Kaçması lazım, postallılar yaklaşıyor. Topallayarak yürüyor. Diğerleri biraz ilerisinde. Onlara ulaşıyor sonunda. Nirha aralarında. Mirsad bacağının ağrısını unutuyor, çolpalığı bir an kayboluyor. Nihayet buluşuyorlar. Nirha gülümsüyor, Mirsad gülümsüyor. “Nirha,” diyebiliyor yeniden, dakikalar sonra yarım bıraktığı cümlesini tamamlıyor, “seni asla bırakmayacağım.”

Gülümsüyorlar, bunu hiç unutmayalım.

Ancak bulutlar yoğunlaştı, gece daha da karardı, ormanın sesleri yitti. Aşağıdaki köyde zafer şarkıları söyleniyor, duyuyor musun?

Mirsad arkasını dönüyor, ancak şimdi gözlerinde dehşet var. Tüfeğin kabzası dişlerini parçalıyor, gecenin karartısı kırmızıya çalıyor, görüyor musun? Postallılar Nirha’yı saçlarından tutup yere yatırdığında Mirsad’ın kafa derisi de sızlıyor. Bacağındaki, ağzındaki ağrı kalbinde toplanıyor.

Askerlerden biri Nirha’yı soyuyor. Mirsad yerinden doğrulmaya çalışıyor, yanağındaki postal kafasını toprağa daha sert bastırıyor. Askerler gülüyor, kimse duymuyor. Ormanın içinden silah sesleri geliyor, kaçmaya çalışanlar tek tek yere düşüyor. Ah Mirsad, yere hepimizden yakın, hepsini duyuyor. Asker postalını çekip Mirsad’ı doğrultuyor. Dizleri üstünde sarhoş gibi sallanıyor. Nirha’nın memelerinde yabancı eller, boynunda kalın, kirli parmaklar. Mirsad’ın başı dönüyor ama yine de hışımla yerinden doğrulmaya yelteniyor. Sırtına inen tekmeyle geri yere kapaklanıyor. İçindeki nefret, çaresizliğine çarpıp paramparça oluyor. Bunu bana söylediklerinden biliyorum. Mirsad’ın içindeki her şey parçalandıkça çoğalıyor, tenine batıyor, yüreğini mengenelere sürüyor. Nirha bağırıyor, Mirsad doğruluyor. Tekrar dizleri üstünde. Saçlarının arasında aynı kaba parmaklar. Kafa derisindeki sızı artıyor. Aniden boynundaki metalin soğukluğuyla ürperiyor, işte tam o an Temmuz gecesi kendi içine kıvrılarak soğuyor. Mirsad’ın tek gözü kandan kapanmış ama hiç görmediği kadar iyi görüyor. Nirha’nın bakışlarındaki çaresizliği, vücudunda gezen elleri, bir de karanlık ormanın içindeki gölgeler ordusunu izliyor. Bizi görüyor sanki. Asker, Mirsad’ın elini tutup kamayı avucuna bırakıyor. Mirsad’ın elinde bir ışıltı, başının arkasında bir namlu. Asker, Mirsad’ın kulağına fısıldıyor.

Ağaçları gördün mü? Bir saniyede çürüdüler. Kayboldular bile. Bulutlara bak, onlar da kayboldular. Askerler kayboldu. Postallar kayboldu. Türlü mahlûkât kayboldu. Gece kayboldu. Aşağıdaki köy yok, şehirler yok, bu ülke yok, onun ötesindeki milletler yok, komşular yok, televizyonlar ve radyolar yok, meclisler, binalar, sözleşmeler, kravatlar, siyah arabalar yok. Geriye yalnızca çıplak bir tepe kaldı. Mirsad elinde kama, önünde Nirha ve üzerinde hepsini hafifçe aydınlatan ay öylece duruyor.

Mirsad avucundaki kamayı, ağzında kalan dişlerini sıkıyor. Bir ses kulağına yeniden fısıldıyor, sonrasında kahkahalar. “Haydi,” diyor, “yap. Davran, yoksa…”

Nirha’nin üzerinde eller geziyor, eteğini sıyırıyor, külotunu indiriyor. Bir el saçını geriye çekip boynunu iyice ortaya çıkarıyor.

“Yap, yoksa…”

Eller Nirha’nin bacak arasına doğru giderken Mirsad sendeleyerek yerinden doğruluyor, kardeşine yaklaşıyor, eller yavaş yavaş çekiliyor, ay bir an parlıyor.

“Yap, yoksa…”

Mirsad kamayı Nirha’nın boğazına dayıyor.

“İşte böyle, devam et.”

Göz yaşları, kanı da toplayıp yanaklarına akıyor. Ormanın çürüyüp giden tüm ağaçları Mirsad’ın içinde kök salıyor, genişliyor. İçi kendine dar geliyor, patlayacak gibi hissediyor. Eli titriyor. Kamayı kardeşinin boynundan uzaklaştırırken kara eller yeniden beliriyor Nirha’nın vücudunda, memelerinde, bacak arasında.

“Yap, yoksa…”

Mirsad’ın içindeki kökler soluyor, ağaçlar çürüyor. Kamayı Nirha’nın boğazına yaklaştırıyor. Elleri titriyor, nefesi hızlanıyor. Soğuk soğuk terliyor, gözlerinde görüntüler.

Soluğunu tutuyor. Bir şey olsun, o da kardeşi de yok olsun istiyor. Kamayı tutan eli gevşiyor, başkalarınki Nirha’nın vücudunda yeniden beliriyor.

“Yapmalıyım, yoksa…”

Mirsad elindeki kamayı sıkıyor, kardeşinin boğazına saplayıp yana çekiyor. Temmuz’un tüm sıcaklığı yüzüne fışkırıyor. Kardeşinin yüzünde dehşet, korku ve hepsinden daha koyu bir sakinlik geziniyor. Titriyor. Mirsad elinde, yüzünde, boynunda, göğsünde, bacaklarında Nirha’nın kanını hissediyor. Kardeşinin çırpınarak son nefesini veren vücuduna sarılmak istiyor, saçlarındaki el izin vermiyor. Mirsad duruyor.

“Yapmalıydım, yoksa…”

Bak, ay kanla sıvanıyor. Kayboldu bile. Gecenin üzerine kızıl bir örtü düşüyor.

Ağaçları gördün mü? Bir saniyede yeşerdiler. Yeniden var oldular bile. Bulutlara bak, onlar da geri geldi. Askerler geldi. Postallar geldi. Türlü mahlûkât geldi. Gece geldi. Aşağıdaki köy var, şehirler var, bu ülke var, onun ötesindeki milletler var, komşular var, televizyonlar ve radyolar var, meclisler, binalar, sözleşmeler, kravatlar, siyah arabalar var.

Bir ormandayız, burayı hiç unutmayalım.

 

*Öykü Gazetesi, Ocak 2018