Dışarıdan Düşünmek – Deleuze ve Guattari Perspektifinden Felsefe, Siyaset ve Sanat Yazıları (Varlık, Ocak 2017)

0000000684428-1

Kitap İsmi: Dışarıdan Düşünmek – Deleuze ve Guattari Perspektifinden Felsefe, Siyaset ve Sanat Yazıları

Editör: Ömer Faruk

Yayıncı: Chiviyazıları Yayınevi

Baskı: 1. Baskı, 2016

Yersizlik-yurtsuzluk kavramı ve konunun önde gelen düşünürleri Deleuze ile Guattari’nin isimleri son dönemlerde sıkça telâffuz edilmeye başlandı. 2014 yılında yayımlanan Yarabıçak1 adlı deneysel metninde Ömer Faruk, yersizlik-yurtsuzluk ve göçebe düşünceyi asırlardır bir devlet kurmamış, vatan gibi bir kavrama ihtiyaç duymamış, hiçbir zaman bayrakları, millî marşları olmamış Çingeneler üzerinden işlemişti. Bu yenilikçi deneme metninin yeterince okunup tartışılmadığını düşünüyorum. Ömer Faruk bu kez düşün dünyamıza, içinde akademisyenlerin de bulunduğu geniş yazar kadrosu tarafından titizlikle kotarılmış bir kitapla katkıda bulundu. Dışarıdan Düşünmek seçkisi, Deleuze ve Guattari Perspektifinden Felsefe, Siyaset ve Sanat Yazıları alt başlığıyla yayımlandı. Kitap felsefeden politikaya, edebiyattan mimariye farklı alanlarda Deleuze ve Guattari’nin öncülüğünü yaptığı düşüncelerin izini sürüyor. Kısa bir inceleme yazısı elbette kitabın kapsamlı içeriğini lâyıkıyla yansıtamayacaktır. Bu metin, çoklu düşünürler Deleuze ve Guattari’nin fikirlerinin edebiyat ve dil bağlamındaki etkilerini inceleyen birkaç makale üzerinden derinleşerek, kitabın kavramsal kapasitesi hakkında bir bilgi vermeyi amaçlıyor.

Dil ve edebiyat bağlamına girmeden önce bazı kavramlara değinmek gerekiyor. Kitabın “İktidara Aşık Olmayın!” başlıklı giriş yazısında Ömer Faruk, Michael Foucault’un anti-faşist bir hayat arayış bahsini, onun Deleuze ve Guattari metinleri hakkındaki düşüncelerine başvurarak detaylandırıyor. Foucault’a göre bu arayış, Hitler ve Mussolini’de simgeleşmiş olan faşizm kavramıyla sınırlanmıyor. Hepimizin içinde bulunan, gündelik davranışlarımızı, ilişkilerimizi şekillendiren, bizi dolaylı ya da dolaysız yönlerden tahakküm altına alan ve sömüren bu iktidarı sevdiren daha içkin bir faşizmden bahsediyor. Foucault, Deleuze ve Guattari’nin önerdiği kavramları ise, faşizmin tüm formlarına karşı bir yaşama sanatı olarak tanımlıyor. Bu düşünürlerin önerdiği kavramlar tekdüzelik yerine farklılığı, birlik yerine akışı, sistem yerine devingenliği, yerleşik düşünce yerine göçebe düşünceyi yüceltiyor. Bu noktada ise yersizlik-yurtsuzluk olgusunun bir açıklama gerektirdiğini düşünüyorum. Göçebe düşünceyi, havaî bir gezgin hali ya da seyyahlığa dair bir edim olarak algılamamak gerekiyor. Göçebe kelimesinin çağrıştırdığı gitmek eylemi, bedeni bir sınırdan ötekine, bir şehirden diğerine gezdirmeye yönelik bir faaliyettir. Göçebe düşüncede ise göçebe kelimesinin tek başına yapacağı çağrışımlardan ziyade, Deleuze ve Guattari’nin önerdiği düşünce kavramını nitelediği düşünülerek alımlanması gerekiyor. Burada esas olan düşüncenin parsellenmiş, paylaştırılmış kodlardan ve sınırlarından kurtulmasıdır. Bu bağlamda, göçebe düşüncenin yüzü bilinmedik olana, kimi zaman yeraltına, daha çok özgürlüğe, temsili reddetmeye, dille sorunu olana dönüktür. Göçebe ve yerleşik arasındaki ayrım, hareket edenle yerinde duran arasındaki karşıtlığa dayanmaz. Burada söz konusu olan iki farklı yerleşme ya da hareket etme biçimidir. Göçebe düşünce bazen fikir değiştirmek, hiçbir mekân ya da düşünceye bağlanmamak anlamına gelirken, bazen de belli koşullar altında bir yer ya da düşüncede ısrar etmek anlamına da gelebilir. Bu da bir direnç, kodlamaya karşı bir savaş olarak algılanmalıdır.

“Deleuze’e göre göçebeler ‘hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlarından kurtulmak için göçebeleşenler’dir, bir başka deyişle yerlerini terk etmemekte ısrar ettkileri için toplumların kodlanma hareketinin dışında kalırlar.”2

İlker Karadağ’ın kitaptaki “Deleuze’ün Göçebe Savaş Makinası” makalesi, bu düşünürlerin başat önermelerine anahtar niteliğinde bir metin. Göçebe düşüncenin apolitik okumasında Karadağ, kavramın daha doğru bir değerlendirme, daha iyi bir devlet, daha iyi bir aile ya da daha hızlı işleyen bir bürokrasi üretme peşinde olmadığını imliyor. Aksine, kodsuzlaştırmanın ana eksende olduğunu söylüyor. Yani paylaştırmanın, adaletli ve doğru bir dağılım yapmanın değil, tersine tüm paylaşım ve katmanların dışında kalan, onlara indirgenemeyen bir noktanın izini sürüyor. Bu durumda, göçebenin toplumsal yaşamı belirleyen kodlardan kaçıp kurtulmak, ele geçmemek üzerine kurulu yaşamından somut olarak bir politik tutumun hangi şekilde üretileceği sorusunu ortaya konuluyor. Göçebeler devletin o kadar dışında kalıyorlar ki kendileri özgür olsa da, politik olarak özgürleştirici bir işlev üstlenemediklerini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, kavramdaki politikmiş gibi görünen göndermeler aslında politik aktörü değil, düşünürü ilgilendiren etik bir içeriğe dönüşüyor. Karadağ, Deleuzecü felsefenin ürettiği kavramlara ve yaptığı özgün analizlere rağmen toplumsal bir idealin ya da politik ilkelerin ortaya konması söz konusu olduğunda apaçık bir belirsizlik içine düştüğünü söylüyor. Bu kanımca yine de netameli bir konu olarak kalıyor. Nihayetinde, apolitik bir yaklaşım da kodlamaların baskısından kurtarılmış bir düşünce alanının yaratılmasına yol verebilir. Karadağ, göçebe düşüncenin politik okumasını da içeren, Deleuzecü felsefeyi farklı yönlerden ele alan, eleştirel ve zihin açıcı bir metinle kapsamlı bir tartışma sunuyor.

Yersizlik-yurtsuzluk kavramından beslenen apolitik bir yaklaşımın, kodlamaların baskısından kurtarılmış bir düşünce alanının yaratılmasına yol verebileceğini belirtmiştim. Mustafa Demirtaş, seçkideki makalesinde bu konuyla ilgili olarak, edebiyat ve şizofreni ilişkisi bağlamında Deleuze ve Guattari’nin önermelerini inceliyor. Bu düşünürlere göre, edebiyat yazıyı kod olmaktan ziyade bir akış olarak ele alan, farklı yol hatları yaratan, duvarla (örneğin doğru dilbilgisiyle ya da kusursuz bir Türkçeyle yazma zorunluluğuyla) karşılaştıklarında onun altını oyan, mayınlar yerleştiren yazındır. Yazar, yazıya hainlik yapmalıdır. Yazıda kimliğini, yüzünü kaybetmek gerekmektedir. Bunu gerçekleştirebilen yazarlar dili sınırına taşıyarak kendi dilinde yabancı olabilen, yeni dilbigisel güçleri açığa çıkarabilenlerdir. İçinde bulundukları majör dillere, memleketlerine, cinsiyetlerine, edebiyatlarının ticarî biçimlerine karşı çıkabilenlerdir. Demirtaş makalesinde böylesi bir yazına örnek olarak Artaud, Beckett, Proust’un ismi anıyor. Her ne kadar bu makalede detaylandırılmasa da, özellikle Beckett’in burada belirtilen kavramların karşılığı olabilecek bir edebiyatın peşinde olduğunu söyleyebiliriz. Beckett, ilk eserlerinden sonra kendi öz dili yerine henüz tam anlamıyla hakim olmadığı Fransızca’da yazmaya başlamıştır. Edebî oyunlardan ırak, doğduğu kültürün dil üzerindeki etkilerinden bir nebze olsun azade, daha arı bir anlatının peşine düşmüştür. Son dönem eserlerinde ise, bir esaret olarak gördüğü dilin hepten parçalandığına şahit oluruz. Bir sonraki aşamada ise, dil tamamen ortadan kalkar ve karakterlerin tedirgin edici bir sessizlikte daha da  bir hiçleştirildiği sözsüz oyunlar sözkonusu olur.3

Beckett’in izini sürdüğü, Deleuze’ün önerdiği bir anlatı algısını bizim edebiyatımızda son dönemlerde Hüseyin Kıran’ın yapıtlarında görüyoruz. Kıran’ın romanlarında mesele bir şey anlatmak olduğu kadar, anlatıyı mümkün kılan dilin kendisidir de.4 Kültür, coğrafya, din, cinsiyet etkilerinin yozlaştırdığı yerleşik dili kırıp yeni bir kulvar açmak yazma eyleminin yöntemi olduğu kadar, hedefidir de. Yeni bir dil arayışı, kapalı bir anlatının cazibesiyle ve ticarî kıstasları sanatsal olandan önce gelen bir takım edebiyat köşecilerinin de etkiyle son dönemlerde oldukça sömürülen, parlatılan bir kavram oldu. Maalesef güdük ve yoz eleştiri kültürümüzün de etkisiyle bunun iyi, genişletici örneklerinden ziyade kötülerine tanıklık ediyoruz. Kıran’ın edebî gösterişten, ıskarta kelime oyunlardan uzak, metnin meselesiyle ahenkli ve kullanılan dile itiraz niteliğindeki arayışının ise burada tartışılan kavramlara iyi bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum. Kıran’ın metinlerinin bu makaledeki kavramlar ışığında değerlendirilmesinin, edebiyatın işlevi üzerine zihin açıcı bir tartışmayı başlatacağını söyleyebiliriz. Bu noktada, farklı disiplerden metinleri bünyesinde toplayan Dışarıdan Düşünmek’in (edebiyat, sinema, felsefe, mimari…) yıllara yayılacak önemli bir katkısı olacağını düşünüyorum. Üniversitelerin felsefe bölümlerinin olduğu kadar edebiyat fakültelerinin de yararlanabileceği bir seçki olmasını dilerim.

Demirtaş, yukarıda bahsi geçen çalışmasında iki önemli edebiyatçımıza odaklanıyor. Sevim Burak ve Leyla Erbil’inkilere. Bu yazarların kurulu edebiyat düzenine bir itiraz niteliğinde olan metinleri, öncelikle belirli bir forma dahil edilemezlikleriyle dikkat çekerler. Burak’ta “Roman 3 Perde”, Erbil’de ise “Şiir-Roman” olarak tezahür eden bir duruştur bu. Bu yazarların metinlerinde türler iç içe geçer, öykünün, şiirin, romanın sınırları aşılır. Bu karşı duruş, farklı bir kulvar açma, dilin edebî olan üzerindeki sınırlayıcı olan etkisini kırma arzusu onları Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat yazarları olarak gördükleri Kafka ile Beckett’e yaklaştırır. Demirtaş makalesinde çok yerinde bir tespitle, her iki yazarın majör dilde yeni bir kulvar açmalarına imkân veren unsurlardan birini, şizofreninin metinlerindeki mevcudiyeti olarak saptıyor. Deleuze ve Guattari’ye göre şizofren bütün kodları karıştıran ve kodu çözülmüş arzu akımlarını taşıyan, her toplumsal organizasyonu dehşete düşüren bir kişidir. Başka bir deyişle, kendini yersiz-yurtsuzlaştırma hareketinde sürekli (ve farkında olmadan) ileriye doğru taşıyan, arzuyu özgür bir şekilde tecrübe eden bir yaşamın öznesidir. Yine şifozrenik karakterler, Kıran’ın metinlerinde de karşımıza çıkar. Bu yazarların metinlerindeki kişiler toplumun sınırlarında dolaşanlardır. Toplumsal norm olarak kabul edilen değerlerin dışında farklı duygulanımlara sahip olan bireylerdir. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği gibi normal olan ancak bu farklı duygulanımlarla ortaya konulabilir. Sevim Burak ve Leyla Erbil’in dilin sınırlarını şizofreni ya da delilik deneyimiyle birlikte geliştirdiklerini, dili yersiz-yurtsuzlaştırken yeni bir yaşam olasılığını, gündelik hayatın ötesindeki bir yaratım gücünü ortaya çıkarmayı amaçladıkları vurgulanmalıdır. Demirtaş, bu tahlillerin devamı olarak Burak ve Erbil’in metinlerindeki toplumsal olanın rolünü tartışmaya açıyor. Demirtaş, meseleye daha çok söylenen, karakterlerin dilinden dökülenler bağlamında yaklaşıyor. Delinin bilinçdışı söyleminin sınıf mücadelelerini, savaşları, şiddeti ve daha genel olarak tarihi sayıklamasına odaklanıyor. Erbil’in Cüce’sindeki Sivas katliamı hatırlatması örnek gösteriliyor. Ancak Erbil, Burak ya da Kıran’ınki gibi bir arzu başlı başına toplumsal bir yan taşır aslında. Modernist edebiyat her daim bireycilikle suçlanabilir. Lâkin, böylesi bir edebiyat üretimi mevcut toplumsal yapıyla, onun getirdiği ilişkilerle çatışmaya düşen, itiraz eden bir algıyla üretilmektedir. Tam da Deleuze ve Guattari’nin söylediği gibi böylesi metinlerin iyi örnekleri birer itirazdır, önermedir ve nihayetinde sırf bu nedenlerden ötürü politiktir.

Deleuze ve Guattari’nin sunduğu kavramları edebiyat ve sinemaya da dokunarak tartışan bir başka makale ise Sercan Çalcı’nın metni. Bu düşünürlerin Bin Yayla eseri ekseninde dilin yersiz-yurtsuzlaşma çizgilerini araştıran metinde, bir uzlaşı sistemi olarak düşülebilecek dilin faşizm, ötekine nefret ve ırkçılıkla bağlantıları kuruluyor. Çalcı’nın, Kynodontas (Köpekdişi) filmi üzerinden yürüttüğü tartışma düşündürücü bir okuma vaad ediyor. Film, kentin dışındaki büyük bahçeli bir evde yaşayan bir ailenin tuhaf hikâyesini ele alır. Etrafı yüksek çitlerle çevrilmiş bahçe, tüm dünyadan soyutlanmıştır. Çocuklar, anne ve babası tarafından dış dünya hakkında hiçbir şey bilmeksizin büyütülmüşlerdir. Köpekdişi, bir tür faşizm alegorisi, bir kara ütopya ya da modern ailenin gizli şiddetinin ifadesi olarak da okunabilecek bir yapıttır. Ancak filmin asıl çarpıcı tarafı, yaşadıkları bahçenin sadece çitlerle değil ama onlar için uydurulan sözcüklerle, dille kapatılmış, örülmüş olmasıdır.

Çalcı makalesinde, dilin bu faşizan yapısını kırıp yersiz-yurtsuzlaştırılmasına örnek olarak Deleuze’nin Kâtip Bartleby (Herman Melville) yorumunu aktarıyor.  Bartleby’nin ünlü itirazı “Yapmamayı tercih ederim,”dir. Kendisine verilen emirler karşısında Bartleby’nin tavrı, yapmak ve yapmanın dışında üçünücü bir yol açmaktır.

“Dava vekilinin dehşetle farkına vardığı şey budur: Bartleby’nin aklını başına getirmeye dair tüm umutları yıkılır, çünkü bu umutlar, bir patronun itaat edilmeyi ya da iyi niyetli bir arkadaşın sözünün dinlenmesini ‘beklediği’ bir önvarsayımlar mantığına dayanır, oysa Bartleby, yeni bir mantık, anlatımın önvarsayımlarını çökertmeye yeten bir tercih mantığı icat etmiştir.”2

 Seçkideki edebiyatla ilintili bir diğer ilginç çalışma ise Hakan Yücefer tarafından yazılan “Deleuze ve Uyurkulak: Hatırlamanın ve Unutmanın” erdemi makalesi. Yücefer, Deleuze’de hayatı olumlamanın bir koşulu olarak önerilen unutmanın karşısına hatırlamanın özgürleştirici, tedavi edici etkisini koyabileceğimizi gösteriyor. Hakan Yücefer, Deleuze’in Nietzsche okumalarında merkezî bir rolü olan unutmanın, bizi hınçtan, vicdan azabından, intikamcılıktan kurtaran bir olgu olduğunu hatırlatıyor. Politik açıdan ise bu kavramı, yeni ortak deneyimlerin ve yeni mücadele biçimlerinin önünü açan bir algı olarak tanımlıyor.

Uyurkulak metinleriyle, Hakan Yücefer kantarın öteki tarafına hatırlamak darasını koyuyor. Yeniye yer açmak için geçmişi unutmak ne kadar makulse, adaleti sağlamak için, daha da önemlisi yara almış olan adalet duygusunu iyileştirmek için geçmişte yapılanların hesabını sormak arsuzunun da o kadar makul sayılabileceğini gösteriyor. Deleuze’de unutmak, etkin bir olumlamanın koşuluyken, Uyurkulak’ta unutmamak aynı işlevi üstlenir.

Okuma sürecinde, farklı unutma türlerinin ve belleğin farklı kullanımlarının birbirinden ayrılması gerektiğini düşünebiliriz. Unutmak ya da hatırlamak toplumsal konular üzerinden tartışıldığında hızla farklı bir renge bürünebiliyor çünkü. Bellek kültürü ve unutma kültürü bu esnada devreye giriyor ve bizim geçmişimizle nasıl bir ilişkimiz olduğunu gösteriyor. Tarihi acılar, kıyımlar, haksızlıklar, katliamlar düşünüldüğünde yeni mücadele biçimlerine yol verebilecek olan unutma edimi, unutmamanın erdemiyle gölgelenebiliyor. Ancak bu öyle bir gölge ki, kendi karanlığında kendi yıkımını da taşıyan bir zulmet. Kolayca hınç, intikam alma güdüsüyle şiddetlenebilen, yeni yıkımları, daha fazla acıyı bir katarsis ve belki de iyileşme edimi olarak sunabilen bir karanlık. Uyurkulak’ın Tol’ünde intikamla intihar, başkalarını suçlamayla vicdan azabı arasında gidip gelen bir kısırdöngüye Yusuf karakterinde şahit oluruz. Deleuze hınçlı insanın en önemli özelliğinin, bilincinin belleksel izlerce işgal edilmesi, belleğinin bilincini ele geçirmesi olduğu olarak saptıyor. Hınçlı insan maruz kaldığı etkiyi unutmayı beceremediği için, o etkiye maruz kaldığı andaki duyguya saplanıp kalıyor. Deleuze bu noktada unutmayı koruyucu bir etmen, yeni deneyimleri mümkün kılan bir edim olarak sunuyor. Deleuzecü bir perspektiften bakıldığında hınca yenik düşmek anlamına gelen intikam, Uyurkulak kahramanları için hayata bağlı kalmanın tek yoludur.

Makale, hatırlamanın ve unutmanın genel bir tanımlama ve önermeyle kavranamayacağını gösteriyor. Belli durumlarda hatırlamak ve intikam duygusu da, tıpkı unutma gibi bir sağlık göstergesi olarak belirebilir. Ya da unutmak bir erdemsizlik olarak ortaya konulabilir. Yücefer, başarıyla kotarılmış makalesinde bizi bir yol ayrımına sürüklüyor. Bir yanda yeni yaşam olanakları sunan bir unutma (Deleuze), öteki tarafta hayatta kalmayı, dağılmamayı sağlayan bir unutmama (Uyurkulak). Bir yanda intikamcılıktan kurtulmanın koşulu olarak unutma, diğer yanda unutmanın koşulu olarak intikam. Makaleyi biraz da coşkuyla edebî ve felsefî olana dair sakin ama iddialı, derin ama kolaylaştırıcı bir okuma şöleni olarak nitelemek isterim.

Yazının başında belirttiğimiz gibi, böylesi kısa bir inceleme yazısı elbette bu kitabın kapsamlı içeriğini lâyıkıyla yansıtamayacaktır. Edebiyata dokunan kimi makaleler özelinde, kitabın meselesi hakkında bir miktar fikir tebarüz edebildiyse ne alâ. Çalışma hakkında Ömer Faruk ve tüm editöriyal ekibin özel bir ilgi hakkettiğini düşünüyorum. Dipnotlarıyla, makale sonlarında verilen özetleriyle, titizlikle kotarılmış içeriği ve sunumuyla, Faruk’un yol haritası niteliğindeki giriş yazısıyla iyi çalışılmış bir kitabı bize sundukları için. Kitaptaki hoş bir nokta ise ithaflar. Çalışma “çoklu düşünür Ulus Baker’e ve Gezi Ayaklanması sırasında kaybettiğimiz dostlarımıza” ithaf edilmiş. Bu dostlarımız arasında 8 köpek, 63 kedi ve 1.028 kuş da sayılıyor. Ömer Faruk’un “Yokluğun Varlığı Olarak Çöl…” metni ise Aslı Biçen’e ithaf edilmiş: Fransız Teğmenin Kadını çevirisi için. Her okumada gülümseten, umut aşılayan ithaflar bunlar.

Seçkideki bir alıntı şöyle diyor:

“Abdûlgaffar el Hayatî, ‘Kendi kuyuna inmene yardım eden her soru dünyadan kurtulmana da yardım eder,’ der.”5

Dışarıdan Düşünmek, ufak ufak soruları dertop edip kuyularımıza bırakıveriyor. Bize de bu soruların izini sürmek, cümlelerin arasındaki anahtarları bulmak düşüyor.

Kaynakça

  1. Ömer Faruk, Yarabıçak, İthaki Yayınları, 2014
  2. Ömer Faruk (Editör), Dışarıdan Düşünmek, Chivi Yazıları, 2016
  3. Ömer İzgeç, Oyun Yeniden Başlıyor, Bir Metnin Eşiğinde (Editör: Yekta Kopan), altKitap, 2003
  4. Ömer İzgeç, Yalın Olanın İzinde, BirGün, 2013
  5. Hayatî, Abdûlgaffar el, Hayata Dair Meseller, Çev: Osman Fuad, Mesele Neşriyat, 1896